Arkadaşım Nerdesin? – Arkadaşıma Mektuplar (1)

Sana daha önce anlatmış mıydım hatırlamıyorum…

Yirmili yaşların başındayken, üniversiteden tanıdığım insanlarla bir eve çıkmıştım. İşte o evin tam karşısındaki balkonda, parmaklıkların ardında takılan bir çocuk vardı. Sabahları bazen onun sesiyle uyanırdım. Balkona çıkar, yorulana ya da sıkılana kadar “Arkadaşııım nerdesin?”  diye seslenirdi. Defalarca tekrarladığı halde sesinin tonu hiç değişmez, her seferinde bir karşılık almayı bekleyerek tekrarlardı: “Arkadaşııım nerdesin?”. 

Bu seslenişine hiç karşılık vermedim. Onun seslenişi sokağın sessizliğinde çınlarken, bunun bir oyun çağrısı olduğunu fark etmeyecek kadar büyümüştüm sanırım. Ama zaman zaman başka oyunlarına dahil olduğum olurdu. Özellikle balkona oyuncak silahıyla çıktıysa, karşılaştığı yetişkinlere ateş açardı. Öyle zamanlarda oyuna katılır, vurularak yere yığılır ya da balkondan içeriye doğru kaçar siper alırdım. Elbette bu oyun, vuracak kimse kalmadığında biter, birlikte oynayacak bir arkadaş özlemi ağır basar ve “Arkadaşııım nerdesin?” nakaratı yeniden tekdüze devam ederdi.  

***

Dimdik bir yokuşla denize inen bir yolun ortasında oturuyorduk karşılıklı apartmanlarda. Arkadaşımı sokakta oynarken hiç görmedim. Hatta ona balkonda eşlik eden kimseyi de görmedim. Arkadaşım balkondayken arada sırada kıpırdayan perde dışında evde bir  hayat belirtisine rastladığımı da söyleyemem. Arkadaşım balkon parmaklarının ardında tecritte gibiydi. Çocuk olmaktan hüküm giymişti. Arkadaşımın mahkumiyeti acı vericiydi ama onu perdenin arkasından izlemek dışında yapabileceğim bir şey olmadığını düşünürdüm. O da, benim bu eylemsizliğimin karşılığını balkondan bana ateş açarak verirdi. Bu tepkisinin haklı olduğunu düşünür ve hiç  gocunmadan defalarca vurulur ve acı çekiyormuş gibi inlerdim. Bana kalırsa bu oyun, onu balkon parmaklıkların arkasına mahkum eden, ya da oradan kurtulmasına yardım etmeyen tüm yetişkinlere hatta yetişkinliğe karşı bir intikam duygusuyla ortaya çıkmıştı. Bu  yüzden ne kadar acı çekiyormuş gibi görünürsem, onun o kadar eğlendiğini ve rahatladığını hissediyordum. Yine de içinde bulunduğu durumun karşısında böyle bir  intikamın çok naif kaldığını da söylemek isterim. Sonuçta ben oyun icabı bir silahla vuruluyordum; oysa o,  kelimenin gerçek anlamıyla tecritteydi. 

***

Görülmediğimiz, ya da görülmediğimizi hissettiğimiz anlar oldukça acı vericidir, bu duyguyu sen de bilirsin. Fakat bence daha kötüsü çocuk olmaktır, çünkü çocuksan, “görülmemek” sürekli yaşadığın, hatta normalleştirdiğin bir deneyimdir. Ve maalesef bu süreklilik ya da normalleşme bunu daha az acı verici hale getirmez. Sadece bu ızdırapla başa çıkabilmek için kendimizce farklı yöntemler geliştiririz.

Benim arkadaşım da bu ızdırap başa çıkılamayacak kadar büyük olduğunda, böyle bir oyun bulmuştu. Sonuçta yalnızlığı sonsuza kadar süremezdi, şu kocaman dünyada, onca insanın içinde onun gibi arkadaş özlemi çeken, onu duyacak, koşulsuz kabul edip anlayacak ve eşlik edecek biri -en azından bir kişi- bir yerlerde varolmalıydı.  O yüzden her gün sabırla, oralarda bir yerde onu duyacak bir arkadaşı varmış gibi sürdürdü bu oyunu.  

“Arkadaşııım nerdesin?”

***

“-mış gibi” yapmak bu bekleyişi katlanılabilir kılar. Sana asla karşılık vermeyen o arkadaşın da zor durumda olduğunu ve seni henüz bulamadığını, onun da özlemle ve sabırla seni aradığını düşünürsen, kendi haline acımayı bırakıp, arkadaşın için kaygılanmaya başlarsın ve onun içinde olduğu zor durumdan bir an önce kurtulabilmesini dilersin. 

Ya da onun sokağın köşesinde bir yerlerde saklandığını, bir köpeğin peşinden koştuğunu, bir ağaca tırmandığını, bir bankta oturup dinlendiğini düşünürsün ve onun aldığı keyfe ortak olursun. Böylece her kıpırdayan perdeye dikkat kesilir, her köşe başına heyecanla yaklaşır ve oyuna devam edersin.

Ve işte oyunun büyüsü tam da burada devreye girer. Gerçek olduğuna inanarak -mış gibi yaptığın şey her neyse, bir anda ete kemiğe bürünür. Hikayenin bu kısmında tam olarak böyle oldu. 

***

Günler, haftalar, aylar sonra bir gün, hiç karşılık duymadığı halde, aynı umutlu ve tekdüze sesle balkondan “Arkadaşııım nerdesin”  diye seslenirken, küçük bir kız ona yanıt verdi.

“Arkadaşııım burdayım!”

Sesin nereden geldiğini göremiyordum ama bizim binanın hizasından ve sağ taraftan geldiğini söyleyebilirim. Balkonlarda kimse görünmüyordu, muhtemelen açık bir camın arkasından sesleniyordu bu küçük kız. Arkadaşımla aynı yaştaydılar, 5-6 yaşlarındaydı ikisi de. 

Artık oyun farklı bir seyre bürünmüştü, sırayla sesleniyorlardı birbirlerine:

“Arkadaşııım nerdesin?” 

“Arkadaşııım burdayım.”

“Arkadaşııım nerdesin?” 

“Arkadaşııım burdayım.”

Birbirlerine seslenişleri hiç değişmeyen meraklı ve neşeli bir tonda dakikalarca, günlerce devam etti.  Bu karşılıklı cıvıldaşma, bir şarkı hatta serenat  gibi geliyordu kulağıma. Sanki yalnızlığına bir arkadaş arayan benmişim de sonunda “O”nu bulmuşum gibi mutlu ediyordu beni.

***

Bu hikayenin sonrası yok, çünkü ben birlikte eve çıktığım insanlarla sorunlar yaşadım falan filan, sonra oradan taşındım. O mahalleye de bir daha gitmedim. O iki arkadaş ne zamana kadar birbirlerine öyle seslenmeye devam etti bilmiyorum. Hiç parkta buluştular mı? Birlikte piknik yaptılar mı? Karşılaşmadan önce birbirlerini nasıl beklediklerini konuştular mı? Bunların hiç birini bilmiyorum. Ama bu soruların çok da önemi yok sanırım. Sonunda ne olduğu çok da önemli değil aslında, çünkü benim için önemli olan o karşılaşmanın kendisiydi. 

“Eee şimdi  niye anlattın bunları” diyor musun? 🙂

Ne bileyim işte, anlatmak istedim sana, çünkü bugün bile hala o seslenişleri kulağımda çınlıyor ve ben sanki sevdiğim bir şarkıyı tekrara almışım gibi dinliyorum. 

Aslına bakarsan, ben de bir yerlerde beni duymasını, anlamasını istediğim bir arkadaşı beklemenin neye benzediğini iyi biliyorum. O bekleyişle başa çıkmanın zorluğunu da…

Bir de sanırım hiç karşılık almadan aylarca devam eden bu oyunun yarattığı mucizeye tutuldum, ve hiç bir karşılık bulmasa da oyuna devam etmenin büyüsüne…

Hani güneş doğmak için kimsenin onu izlemesini beklemez ya… 

Ya da bir tomurcuk açmak için birinin onu görmesini beklemez falan, onun gibi işte.

He bir de, aklıma üşüşen ne varsa sana yazmak bana çok iyi geliyor sevgili dostum. Diyorum ki şu koca dünyada, onca insanın içinde beni duyan ve anlayan biri – en azından bir kişi var. İyi ki… 

Leave a Comment

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s