Bin Nehir – Carol Black

Modern dünyanın çocuklar ve öğrenme hakkında unuttukları.

Geçen gün nasıl olduysa Twitter sayfamda aşağıdaki ifade göründü:

“Kendiliğinden okumayı öğrenme, bazı çocuklarda meydana gelir. Büyük çoğunluğu seslerin açıkça öğretilmesine ihtiyaç duyar ve hepsi bu işten faydalanabilir.” 

Sonradan, bu 127 karakterlik bildirinin; yakında çıkacak olan Brilliant:The Science of How We Get Smarter (Muhteşem: Nasıl Daha Zeki Olabileceğimizin Bilimi) adlı kitabın yazarı aynı zamanda da bir gazeteci ve danışman olan, nasıl öğrendiğimiz ve bunu nasıl daha iyi yapabileceğimiz hakkında konuşmalar da yapan,  genç bir kadın tarafından yayınlandığı ortaya çıktı.

Bu olay beni kızdırdı. Sadece, birinci sınıfta okumayı öğrenmiş olsan bile ses biliminde kötü olma ihtimalinin mümkün olduğunu kişisel olarak kanıtlamış olduğum için kızmadım. Kızdığım diğer şey kadının tonlamasıydı;  sonraki paylaşımlarında ortaya çıktığı üzere, konu hakkında yüksek güvence veren bu ton, ileri sürdüğü şeyin doğru olduğunu gösteren “araştırma” ve “bilgi” ile elde edilmişti.

Son yüzyıl boyunca eğitim kuruluşlarından bu tarz “bilimsel” bildiriler ortaya çıkmıştır. Her kuşağın kanıtlamış olduğu doğruların bir sonraki kuşak tarafından “zararlı çılgınlık” olarak keşfedildiği gerçeği, zamanın ortaya yeni çıkmış kesinliklerini çocuklar üzerinde uygulamaya meraklı uzman gruplarının cesaretini asla kırmaz. Havalı otoritelerinin ses tonu hepimize net bir mesaj verir. “Biz çocukların nasıl öğrendiğini biliyoruz. Siz bilmiyorsunuz.”

Ve bize bunu açıklarlar.

Bush yönetimi tarafından yapılan bir panel vasıtasıyla ses bilimi hakkında “bilimsel fikir birliği” oluşturulmuş ve bu “bilimsel fikir birliği” ders kitabı ve test hazırlama endüstrisinde olan Bush destekçilerine ödül olarak verilmiş, hükümet sözleşmelerinde bulunan milyarlarca doları meşrulaştırmak için kullanılmıştır. No Child Left Behind  (Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın) ve  Race to the Top (Zirveye Yarış) yılları boyunca bu fikir yaygın olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden eğer tarih bir kılavuzsa günleri sayılıdır. Herhangi bir gün ses biliminin küçük çocuklara doğrudan öğretiminin zararlı olduğunu, zihinlerini karıştırıp onları korkuttuğunu  ve okumaktan nefret ettirdiğini (hepimiz bunun genellikle doğru olduğunu biliyoruz o yüzden bilim bunu keşfetse çok iyi olur) kanıtlayan yeni bir araştırma yapılacak ve milyonlarca yeni ders kitabı, test ve öğretmen kılavuz kitabı Bush’un McGraw-Hill’ deki eski arkadaşlarından vergi mükellefi fiyatına satın alınmak zorunda kalınacaktır.

Bu süreçle ilgili sorunlar çoktur ancak benim altını çizmek istediğim problem şudur: Buna sebep olan ulaşılabilir bilgi hakikaten, “insanların nasıl öğrendiğinin bilimi” değil “ insanlara okulda neler olduğunun bilimidir”. Ben şunu farkettim: Bugün insanlar, çocukların gerçekten neye benzediklerini bilmiyorlar. Onlar, sadece çocukların okullardaki halini biliyorlar.

Bildiğimiz okullar, kendi içlerinde geniş bir sosyal deneydirler ve tarihsel olarak çok kısa bir süreliğine var olmuşlardır. Bu noktada birçok bilgi vardır. Amerikalıların dörtte biri dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilmez. Amerikalıların yarısı, antibiyotiğin bir virüsü tedavi etmeyeceğini bilmez. Amerikalı lise mezunlarının yüzde kırk beşi,  ilk Anayasa değişikliğinin basın özgürlüğünü getirdiğini bilmez. Bunları bilmek çok zor değildir. Eğer hipotez;  evrensel zorunlu okullaşmanın, bilgili ve ciddi biçimde okur yazar olan vatandaşlar yaratmanın en iyi yolu olduğuysa, bu bilgilere çıplak gözle bakan herkes sonuçların en iyi ihtimalle karışık olduğunu kabul edilecektir. En kötü ihtimalle de felaket getiren türdendirler: Belki birkaç süper bakteri türü bu noktayı bize kanıtlamak üzeredir.

Bilgisayar kullanmayı nasıl öğrendiniz? Bir arkadaşınız size yardım mı etti? El kitapçığını mı okudunuz? Sadece oturup oynamaya mı başladınız? Bunların hepsinden biraz mı yaptınız? Yoksa hatırlamıyor musunuz? Sadece öğrendiniz, değil mi?

Diğer bir taraftan Amerikan Devrimi sırasında kuzeydoğu kolonilerindeki neredeyse tüm beyaz Amerikalı göçmenler okuma yazma biliyordu; okula gittikleri ya da ses bilimi dersleri aldıkları için kesinlikle değil, o zamanlar onlar yoktu. Thomas Paine’in  Common Sense (Sağduyu) kitabı kesinlikle hafif bir kitap değildir, basıldığı ilk yıl 500.000’in üzerinde sattı. Bugün eşdeğer bir kitap 60.000 satmaktadır. İnsanlar okumayı çeşitli yollarla öğrenmiştir: bazıları tek sınıflı okullardan, ama birçoğu annelerinden, özel öğretmenlerden, gezici vaizlerden, ustalardan, akrabalardan, komşulardan, arkadaşlardan… Onlar okuma yazma biliyor çünkü okuryazar bir toplumda, bir insandan bir sonrakine okuryazarlığı aktarmak gerçekten o kadar da zor değildir. İnsanlar bir yeteneği gerçekten isterse, bu bir virüs gibi yayılır. Deneseydiniz bunu durduramazdınız.

Başka bir deyişle, şu an bilgisayarları kullanabiliyor olmamızla tamamen aynı sebeplerle okuyup yazabiliyorlardı. Bilgisayar kullanmayı okulda öğrendiğimiz için bilmiyoruz, öğrenmek istediğimiz ve bizim için hangi yol en iyiyse o yolla öğrenmekte serbest olduğumuz için biliyoruz. Birçok insanın bu sürecin akıcılığı ve etkililiğini insanoğlunun özelliği olarak görmek yerine bilgisayarın özelliği olarak görmesi ironilerin en üzücüsüdür.

Modern dünyada okumayı 4 yaşına kadar öğrenmediğiniz sürece sizin için en iyi olan yolla öğrenme şansınız yoktur. Artık öğrenme süreciniz bilimsel olarak planlanmış, kontrol edilmiş, izlenmiş ve elde edilebilir en iyi bilgiye göre çalışan yüksek eğitimli “uzmanlar” tarafından değerlendirilmiş olacaktır. Eğer öğrenme tarzınız o yılın teorisiyle uyuşmazsa, küçük düşürülecek, terapi görecek, yakından takibe alınacak, damgalanacak, test edilecek ve en nihayetinde beyninizde hafif düzeyde zihinsel yetersizlik olduğuna dair teşhis edilip etiketleneceksinizdir.

Bilgisayar kullanmayı nasıl öğrendiniz? Bir arkadaşınız size yardım mı etti? El kitapçığını mı okudunuz? Sadece oturup oynamaya mı başladınız? Bunların hepsinden biraz mı yaptınız? Yoksa hatırlamıyor musunuz? Sadece öğrendiniz, değil mi?

Kurtların aynı yaştaki yavrularını yatırdıkları kuru ottan yuvaları vardır ve anne avlanmaya çıktığında bu yuvayı başka bir yetişkinin gözetimine bırakır; Kanada geyikleri, doğduktan birkaç dakika sonra kalkıp sürüyü takip edebilen buzağılar doğurur. İnsanların da içinde olduğu primatlar bir seferde tek yavru doğurur ve anne çalıştığı ya da yiyecek aradığı esnada bu yavruyu yanında taşır, sıklıkla da kalabalık akraba ve arkadaş ağıyla bu bakımı paylaşır.

Bütün sosyal memeliler bir yetişkin olarak hayatta kalmak için ihtiyaçları olacak becerileri aktarma ve öğrenme hakkında türlerine özel sosyal yapı ve davranış evrimi geçirmişlerdir. Bizim kendi türümüz yüz binlerce yıldan fazla bir süre, karma yaşlardan oluşan küçük toplumlarda yaşamak için evrim geçirmiştir. Bu toplumlarda çocuklar yetişkin faaliyetlerinin içinde yer alırlar, çevrelerinde kendinden büyük ve küçük çocuklar, büyükanne ve babalar olur, gerçek dünyanın içine dalmışlardır; hareket etme, oyun oynama, vücut antrenmanı yapma özgürlükleri bulunur ve gözlem yapma, taklit etme ve gelişimsel olarak hazır olduklarında da yetişkin eylemlerine katılma hakları vardır.

Hala bu modele göre yaşayan toplumlarda, bin yıldan fazla bir süredir gelişmekte olan zarif yerli pedagojiler, çocukların doğal gelişimine o kadar uygundur ki karmaşık ve incelikli beceriler neredeyse hiç uğraş vermeden kazanılabilir.

Kenya’daki herhangi bir Gikuyulu anne bir görevi bir çocuğa vermeden önce, çocuğun hazır olduğunu görmeyi beklemesi gerektiğini bilir. Hindistan ormanlarındaki herhangi bir Baigalı baba eğer bir çocuk bir şeyi dener ve sonra geriye çekilirse onu yalnız  bırakacağını bilir çünkü sonra denemek için tekrar geri gelecektir. Herhangi bir Yupikli yetişkin, küçük çocukların dersten çok hikayelerden, direkt anlatımdansa kendi elleriyle tecrübe etmekten daha iyi öğrendiklerini bilir. Papua Yeni Gine’den herhangi bir Forelu ebeveyn, çocukların bazen yetişkinler tarafından öğretilmekle değil de, daha büyük çocukları taklit etme yoluyla en iyi şekilde öğrendiklerini bilir.

Dünyanın her yerinden insanlar, “çocuklar ve öğrenme” hakkında bu şeyleri bilirler ve ilginç olarak, yazılım tasarlamayı öğrenme ya da bilimsel bir deneyi yönetme, ya da zarif bir makaleyi yazma hakkında, ren geyiği avlamayı öğrenme veya yağmur ormanlarındaki iyileştirici bitkileri tanımada oldukları kadar elverişlidirler.

Çocukların okuldaki davranışlarına bakarak insanoğlunun nasıl öğrendiği hakkında bilgi toplamak, katil balinaların su parklarındaki davranışlarına bakarak onlar hakkında bilgi toplamaya benzer.

Herhangi bir vahşi yaşam biyoloğu, eğer çevresi türlerinin zaman içinde gelişmiş olan sosyal ihtiyaçlarına cevap veremeyen türdense; hayvanat bahçesindeki bir hayvanın normal gelişmeyeceğini bilir. Ama artık biz bunu kendi adımıza bilmiyoruz. Çocukları karma yaştaki topluluklar yerine aynı yaştaki akran gruplarına yapay bir biçimde tecrit ederek onları günün büyük çoğunluğunda içeride ve sabit oturmaya mecbur bırakarak, bağlam içinde kullanılmış gerçek etkinlikler yerine, metin odaklı yapay materyallerden öğrenmelerini isteyerek, bir çocuğun gelişimsel hazırbulunuşluğunun ortaya  çıkmasını takip etmek yerine, öğrenmesi için keyfi ders programlarını zorla kabul ettirerek, kendi evrimleşmiş türümüzün davranışını kökünden değiştirdik. Sağduyumuz bize bütün bunların karmaşık ve tahmin edilemeyen sonuçları olacağını söylemelidir. Aslında söyler de. Bazı çocuklar bu, tamamen yapay çevrede işlev görebiliyor gibi görünse de gerçekte hatırı sayılır bir çoğunluğu da işlev göremiyor.

Dünya çapında her gün milyonlarca, milyonlarca ve milyonlarca normal ve sağlıklı çocuk, hayatları boyunca onları mahvedecek yollarla bir hata olarak etiketleniyor. Ve artarak okulun yapay çevresine uyum sağlayamayanlar zihinsel yetersizliğe sahip olduklarına dair teşhis edilip ilaçlara maruz bırakılıyorlar.

Biz, bu bağlamda insanoğlunun nasıl öğrendiğini araştırmak üzere yola çıktık. Ama çocukların okuldaki davranışlarına bakarak insanoğlunun nasıl öğrendiği hakkında bilgi toplamak; katil balinaların su parklarındaki davranışlarına bakarak onlar hakkında bilgi toplamaya benzer.

2010 yılında İngiliz Colombia Üniversitesi’nden üç kişilik bir araştırmacı grubu sosyal bilimlerde yankı uyandıran bir yazı yayımladı. Bu yazının yazarları Joseph Henrich, Steven J. Heine ve Ara Norenzayan sosyal bilimlerin yüz yıldır insan doğası ve davranışı hakkında yaptığı engin genellemelerin yapılışına meydan okudu. Bu genellemeler insanlığın dar bir kültürel alt kümesine dayanıyordu ve buna  “Western, Educated, Industrialized, Rich, Democtratic” (Batılı, Eğitimli, Sanayileşmiş, Zengin, Demokratik)  ya da “WEIRD” (ACAİP) toplumlar diyorlardı. Davranış Bilimlerinden baştan başa karşılaştırmalı bir veri tabanını gözden geçirdikten sonra, Henrich ve arkadaşları sadece bu toplumların insanlığın bütünün bir temsilcisi olmadığını değil, aynı zamanda birçok açıdan insan çeşitliliği çan eğrisinde en uç noktada olduklarını buldular; diğer bir deyişle “ACAİP  toplumların üyeleri, küçük çocuklar da dahil olmak üzere, insanlık hakkında genelleme yapabileceğimiz en son toplumlardır”. 

Birçok açıdan Amerikalılar çan eğrisinde Avrupalılardan daha ötedeydi; diğer bir deyişle, “uç değerin en ucundaydılar”.

Birçok açıdan Amerikalılar çan eğrisinde Avrupalılardan daha ötedeydi; diğer bir deyişle, “uç değerin en ucundaydılar”. Bu merkez dışı özelliklerin bir çoğu Amerikadaki “normal” olarak düşündüğümüz eğitim türü ile ilgilidir. Amerikalıların işbirliğine yarışı, alçak gönüllülüğe kendilerini övmeyi, bütünsel düşünmeye analitik düşünmeyi, toplu başarıya kişisel başarıyı, dolaylı konuşmaya direkt konuşmayı, statü anlayışlarında eşitlikçiliğe hiyerarşiyi tercih etmede görüntünün en tepesinde oldukları ortaya çıkmıştır. Bu yüzden okullarda çocuklarımızı arkadaşlarından daha iyi olmak için çabalamaya zorlarız ve başarılı olduklarında onları herkesin önünde överiz, birçok diğer toplumdaysa bu durum aşırı kaba bir davranış olarak kabul edilir. Çocuklarımıza direkt olarak odaklanıp ne bilmelerini istediğimizi onlara direkt olarak söyleriz, birçok diğer toplumlardaysa yetişkinler çocuklarının büyüklerini yakından gözlemlemelerini ve yaptıklarını gönüllü bir şekilde takip etmelerini beklerler. Çocuklarımızın öğrenmelerini eziyet derecesinde detaya girerek kontrol ediyor, yönlendiriyor ve ölçüyoruz; diğer toplumlarsa çocuklarının kendi hızlarında öğreneceklerini kabul edip günlük etkinliklerini ve tercihlerini kontrol etmenin uygun ya da gerekli olduğunu düşünmezler. Diğer bir deyişle, bizim “normal” olarak kanıksamış olduğumuz öğrenme ortamı dünya çapındaki birçok kişi için, o kadar da normal değildir.

Eğer Amerikalılar uçtakilerin de en ucundaysa, çok genç çocuklar üzerinde gittikçe daha sert isteklerde bulunan ve doğal enerji ve eğilimleri gittikçe daha fazla baskılayan Amerikan kültürünün bir alt kültürü olan kurumsal okullaşma buna sebeptir. Daha büyük Amerikan toplumlarında değer verilen özellikler -enerji, yaratıcılık, bağımsızlık- sınıf içinde başınıza bela olur ve üzücü olarak çocuklarımızın bazılarının çan eğrisinde bizi yeterince takip edemediği ortaya çıkar. İnsan türleri oldukça uysal ve çeşitlidir, ama son derece de değildirler. Kültürümüz git gide uç noktalara büyüdükçe bireysel çocuklarda, bazen bozucu bir şekilde de olsa, altta yatan türlerin doğalarının yeniden ortaya çıktığını görürsünüz. Kurtları evcil hayvan olarak sahiplenmeye çalışan insanlar gibi, çocuklarımızın bazılarının tasmalarını kemirmeye başladığını fark ederiz.

Bir gün harika bir kumtaşı formu olarak Kaliforniya Çölünün dışından yukarı doğru eğim yapan Vasquez Kayalıklarında bir grup çocuğu yönlendiren 9 yaşında bir erkek çocuğunu izledim. Çekici, elektrik aldığınız, göz alıcı olanlardan biriydi; küçük olanlara karşı kibar, güçlü, çevik, meraklı, bir raptiye gibi keskin, gözlerinden havaya kıvılcımlar saçılıyordu. Yanımdaki arkadaşıma onu sadece izlemenin bile çok keyifli olduğunu söyledim. Bana kendisine daha yeni DEHB ( Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)  teşhisi konduğunu söyledi.

 Çekici, elektrik aldığınız, göz alıcı olanlardan biriydi; küçük olanlara karşı kibar, güçlü, çevik, meraklı, bir raptiye gibi keskin, gözlerinden havaya kıvılcımlar saçılıyordu. Yanımdaki arkadaşıma onu sadece izlemenin bile çok keyifli olduğunu söyledim. Bana kendisine daha yeni DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)  teşhisi konduğunu söyledi.

Okulda iyi öğrenemeyen çocuklara baktığınızda, eğer dünyada herhangi bir geleneksel toplumda yaşamış olsalardı değer verilecek ve sevilecek özellikleri sıklıkla sergilediklerini fark edeceksiniz. Fiziksel olarak enerji doludurlar; bağımsızdırlar, sosyaldirler, komiktirler. Elleriyle bir şeyler yapmayı severler. Gerçek oyun için (hayat dolu olan, güçlerini, becerilerini, cesaret ve dayanıklıklarını test eden) can atarlar. Gerçek çalışma için ( önemli ve somut olan, değerli katkılar yapabildikleri) can atarlar. Soyutlamayı, oturup durmayı ve otoriter kontrolü sevmezler. İlgilerini çeken, merak uyandıran, tamir edip keşif yapabilmeye yönelten şeylere odaklanmayı severler.

ACAİP toplumumuzdaki “uzmanlar” bu çocukların öğrenme engelli olduğunu; zayıf dürtü kontrolüne sahip olduklarını; örgütsel becerilerinin eksik olduğunu; muhalif olduklarını söylerler.

Ama herhangi bir Maorili ebeveyn bir çocuğun savaşçı mı yoksa rahip doğasına mı sahip olduğunu anlamanız için onu sabırla, sessizce, müdahalesizce izlemeniz gerektiğini bilir. Çocuklarımız bize arayış içindeki varlıklar olarak gelirler, bunu Maorili öğretmenler bize söyler;  biri gökle biri bedenle ilgili olmak üzere içlerinden geçen iki nehirle birlikte, bilinen ve henüz bilinmeyenle. Çabaları ikisini birleştirmektir. Yetişkinler olarak bizim rolümüz de bu süreci desteklemektir, şekillendirmek değil. Bu, kontrol etmek üzere bizim olan bir şey değildir.

“Gökkuşağı tıpkı çiçekler gibi solar”. Bunu kızım yağmurlu ve güneşli bir günde, renklerin kavis yaparak gökyüzünde kayboluşunu  izlediğimiz sırada dağın tepesinde ayağa kalkarak söyledi. O zaman, iki buçuk yaşındaydı.

Bu yüzden, bu çocuğun kelimeler konusunda yetenekli olduğunu her zaman bilirdim. Ona, bir şeyler okunmasını severdi. Hikayeler, şiirler, şarkılar uydurur, oynardı; kendi mitolojilerini icat etmiş, sevgili büyükannesine sonu gelmeyen mektuplar yazmıştı.

Ama erken okumadı.

Okula gitmedi, bu nedenle bu durum onun için veya başkası için bir sorun teşkil etmedi. Nezaket anlayışlarının gerektirdiği üzere okuma ya da başka bir beceri konusunda bir çocuğun sahip olduğu ama diğerinin olmadığı becerileri mesele haline getirmeyen çocukların olduğu grubun bir parçasıydı. Oyun oynarken bir şey okumaları ya da oyun kurarken bir şey yazmaları gerekirse, bunu yapabilen bir çocuk ya da yetişkin bulurlardı.

Ona hikaye okurken birkaç defa okuduğum kelimelerin altında parmaklarımı gezdirmeyi ya da belli harflerin oluşturduğu seslere işaret etmeyi denerdim. Okula gitmeyen birçok çocuk gibi, elinde ajanda olan bir yetişkini fark etmede çok hızlıydı. “Parmağınla takip etmeni sevmiyorum” dedi ve bu yüzden ben de bıraktım.

Sanki sayfa üzerindeki baskıya dikkatini verirken hoşnutsuz olduğunu fark etmeye başladım. Kitapları, şiirleri bütün olarak ezberlerdi ama bunu görüntüyle değil ses yardımıyla yapardı. Piyano çalardı ama notalara bakmayı sevmezdi. Resim çizdiğinde, ki bunu sıklıkla yapardı, nesnelere bakıp sonra da gördüğünü kopyalayarak çizmezdi. Derinlerden bir yerden çizerdi; çizgileri akıcı, becerikli ve sezgiseldi.

Sonunda yaklaşık olarak yedi buçuk yaşındayken bir gün, sevgili büyükannesi, benim sevgili kayınvalidem, devlet okulu sisteminde bir psikolog olarak görev yapmış biri, bu duruma daha fazla katlanamadı. Müdahale etmemeye çalışmasına rağmen, ileri derecedeki bilimsel kesinliğini ve kırk yıllık profesyonel tecrübesini ve eldeki en iyi bilgiye olan istikrarlı erişimini daha fazla zapt edemedi, gerçek bir ızdırapla haykırdı. “Sadece okumayı öğrenmesi için her çocuğa ait belirli bir bilişsel pencere olduğunu bilirim ve eğer bu pencereyi kaçırırsanız ileride problem yaşayacaksınız demektir! Ve Isabel için bu yaklaşık dört yaşındayken ortaya çıkmıştı!”

Uzun bir sessizlik oldu.

“ Büyükanne” dedim sonunda “Eğer okula giderseniz ve yedi yaşına geldiğinizde okumayı öğrenemezseniz damgalanacak ve aşağılanacak ve gelecekteki öğrenme beceriniz engellenmek üzere inanılmaz derecede endişeleneceksinizdir. Bu Isabel’ e olmayacak.”

Şaşırtıcı bir biçimde tekrar bir sessizlik oldu. Bunu daha önce düşünmemişti.

“Ayrıca” diye devam ettim. “Çocukların hikayeleri  kaba üvey anneler, cadılar ve adam yiyen ejderhalar ile doludur. Ben okumayı dört yaşında öğrendim çünkü bu tür şeyleri çok seviyordum. Isabel bunlardan korkuyor. Fare ve Motorsiklet’ i okurken kadın odaya elektrikli süpürgeyle girdiğinde okumaya devam etmemizi ve fare kurtulursa ona söylememizi istiyor. Bu tarz hikayelerle yalnız bırakılmak hiç istemiyor. Bir büyüğün bunları ona okumasını istiyor.” Buna büyükannenin yüzünün erimesine çok şaşırdım. Gerçekten bir çiçek gibi soldu. Sesi yumuşadı.

“Oh” dedi. “ Küçükken ben de öyleydim.”  Altı ay sonra Isabel Harry Potter’ı tek başına okuyordu. Artık bir yetişkinin okuma için ona zaman ayırmasını beklemek istemiyordu; sonra ne olacağını öğrenmek istiyordu, ejderhalar var mıydı, yok muydu? On dört yaşındayken Savaş ve Barış’ı okudu. Yirmi yaşında yüksekokulda baş yazma becerileri öğretmeniydi.

Bu nasıl oldu? Gerçekten bilmiyoruz. Bu önemli bir noktadır. Siz bilmezsiniz. Ben bilmem. Kimse gerçekten bilmez. Okuryazarlığın altında yatan bilişsel işlemler sizin vahşi hayal gücünüzün ötesinde karmaşıktır; bunları bilimsel olarak algılama kapasitemiz henüz erken bebeklik dönemindedir. Ama çocukları okula gitmeyen insanlar benim hikayemi  tanıyarak başlarını sallıyorlar, çünkü okula gitmeyen çocuklar, ya da demokratik veya serbest okullara giden çocuklar arasında Isabel’in okumayı öğrenme modeli yaygındır. Bu her zaman olur. Okuryazarlık “araştırmacılarının” ve “uzmanlarının” (okul psikologlarından bahsetmeye gerek yok), bunun mümkün olan bir şey olduğunu fark etmemeleri hepimizi endişelendirmelidir.

Bizi daha fazla endişelendirmesi gereken şey ise, bu “uzmanların” okumanın bilişsel süreçleri hakkında gerçekte bildiklerinden daha fazla şeyi bildiklerini iddia etmeleridir ve milyonlarca çocuğu etkileyen politika -ufuklarını sınırlandıran, özürlü olarak damgalayan, hüsrana ve umutsuzluğa sürüklenmelerine sebep olan- onların kendinden fazla emin iddialarına dayanmaktadır. Dili içeren sinirlerle ilgili evrimsel temel üzerine çalışan Philip Lieberman adındaki bir bilişçi bilim insanı; dil hakkındaki “beyin merkezlerini” tanımlayan son görüşlerden, bir tür “neo-frenoloji” olarak bahsetmektedir -bu 19. yüzyıldaki zeka türlerini insanın iskeletindeki şişkinliklerin haritasının çıkarılarak tanımlanabileceğine dayanan teorinin güncellenmiş versiyonudur. Diğer bir deyişle, okuma becerilerini ya da kusurlarını işlevsel bir MR görüntüsü üzerindeki bulanık renk lekeleriyle tanımlayabildiğimiz hakkındaki iddialarımızla gelecek nesillerin gözünde kendi kendimizi utandırıyoruz. Bilim henüz burada değil. Yakın bile değil.

Okuma becerilerini ya da kusurlarını işlevsel bir MR görüntüsü üzerindeki bulanık renk lekeleriyle tanımlayabildiğimiz hakkındaki iddialarımızla gelecek nesillerin gözünde kendi kendimizi utandırıyoruz. Bilim henüz burada değil. Yakın bile değil.

Ama herhangi bir Maorili ebeveyn çocukların devamlı yukarıya doğru giden bir çizgide değil, merdiven basamakları gibi bir modelde öğrendiğini bilir. İleri sıçrarlar, sonra bir süre düz giderler sonra yine ileri sıçrarlar. Öğrenmeleri bir yeraltı nehri gibidir, göremezsiniz bazen hissedemezsiniz bile. Sonra birden hızla yükselirler. Kontrol edemezsiniz; onun yerine övünemezsiniz. Ona aittir. Sıcaklık ve istikrar sağlamak, kaynaklar ve aletler sağlamak, soruları cevaplamak, hikayeler anlatmak, onların yanında anlamlı yetişkin sohbetleri ve işi yapmak için orada olmak zorundasınızdır. Ama hızla yükseldiklerinde, öğrenmeleri onların kendi kanatlarındadır.

Maori educator Mereana Taki

Herhangi bir Creeli ebeveyn bir çocuğun bir şey için ne zaman hazır olduğunu söyleyebileceğini bilir; çünkü çocuk onun hakkında sorular sormaya başlar. Bunun zamanlamasını kontrol edemezsiniz ve buna gerek de yoktur. Her yıl somonun ve kazların ne zaman geleceğini, buzların ne zaman eriyeceğini ve nehirlerin yükseleceğini, yaban mersinlerinin ne zaman çiçek açıp meyve vereceğini bilmeyiz ama her yıl meyve verirler ve çocuklarımız büyür.

ACAİP toplumlarda bile herkes bir çocuğun ilk adımlarını atacağı ve ilk kelimelerini söyleyeceği normal bir yaş aralığı olduğunu bilir. 10 aylıkken yürüyen bir çocuk 14 aylıkken yürüyen bir çocuktan mutlaka fiziki olarak daha yetenekli olmayacaktır ve çocuk doktorları bunun güvenini vermek konusunda bizi cesaretlendirmek adına günlerinin büyük çoğunluğunu harcarlar. Çocukların herhangi bir başlıca dönüm noktasına aynı yaşta ulaşacağını farz etmenin hiçbir bilimsel ya da tam aksi bir dayanağı yoktur ve çocukları okula gitmeyen kişiler sıkça bu konu hakkında şaka yaparlar. Eğer bütün çocukların aynı zamanda ilk adımlarını atmasını bekleyecek olsaydık bütün herkesin yürüme engeline sahip olduğu bir ulus olurduk.

Ama bir çocuk yaşam çemberi boyunca ilerledikçe ilk adımlarından ve tuvalet eğitiminden tutun da süt dişlerini dökmesine, bisiklet sürmesine ve ergenliğe ulaşmasına kadar çeşitliliğin normal yaş aralığı -dramatik olarak- azalmaz; artar.  Tamamen normal, sağlıklı bir kız 9-15 yaşları arasında ergenliğe ulaşır. Bu, birçok yılı kapsayan normal bir yaş aralığıdır. Okuma, bu değişkenliği bilişsel, görsel, işitsel, duygusal, fiziksel ve sosyal boyutların oluşturmuş olduğu devasa bir karmaşayla birleştirir.  Akıcı bir okuryazarlık ortaya çıkabilmesi için büyümekte olan çocukta bu boyutların her birinin olgunlaşması ve birlikte çalışıyor olması gerekir. Ve buna rağmen biz bütün çocukların aynı yaşta bu dönüm noktasına ulaşması gerektiği fikri üzerine kurulmuş, multi milyar dolarlık yan endüstrileri ile beraber yine multi milyar dolarlık zorunlu bir kurum yarattık.

 Ve bu dönüm noktasına ulaşamazlarsa, büyük sorunlar yaşanacak demektir.

Bir gün, o zaman kızım sekiz yaşındaydı, en iyi arkadaşı Raphael ile birlikte bir iş peşinde oldukları hissine kapılmıştık ve onları ne dediğini anlamaya çalıştıkları bir kitap ile birlikte birbirlerine sarılmış halde bulduk. Sugata Mitra’nın ünlü “Hole in the Wall” (Duvardaki Delik) deneylerindeki çocuklar gibi, birlikte düşünerek buluyorlardı. Odaya girdiğimizde kural dışı bir şey yaparken yakalanan çocuklar gibi baktılar. Bu, okula gitmediklerinde çocuklar hakkında öğreneceğiniz başka bir şeydir. Her zaman izlenmek istemezler. Takip altına alınmak ya da değerlendirilmek istemezler. Öğrenmelerinin kendilerine ait olmasını isterler.

Küçük gruplarındaki bütün çocuklar çok yakın zamanlarda akıcı bir biçimde okumaya başladı. Tahıl gevreği kutularından, sokak tabelalarından, Susam Sokağı’ndan, bilgisayarlardan ve kitaplardan ve ablalarından, hikayelerden ve şarkılardan ve ve oyunlardan ve şiirlerden, kutu oyunlarından, video oyunlarından ve kelime oyunlarından, tariflerden ve etiketlerden ve montaj yönergelerinden, büyükannelere mektuplardan, ebeveynlerinden ve birbirlerinden öğrendiler. Amerika’daki çok az insan çocukluk boyunca biri ona bir yerde “B”nin ‘Bı’ sesi çıkardığından (çıkarmadığı durumlar hariç) bahsetmeden bunu yapacaktır, bu yüzden bu şekilde bir ses bilimi öğretimini dikkate alırsanız, o zaman iyidir. Seslerin ve harflerin arasında bir ilişki olduğu fikri kültürün içinde her yerde bulunur ve çocuklar M’nin Maymun için Y’nin de Yılan için olduğu önermesine yol boyunca bir yerlerde rastlayacaklardır. Çocukların bazıları okumayı öğrenirken yetişkinlerden yardım istedi, bazıları istemedi. Bazıları sesler için çalışma kitapları ya da bilgisayar programları kullandı ya da bir süreliğine çalışma kitaplarını alıp sonra sıkıldılar ve bir kenara bıraktılar. Birçoğu hiç önemsemedi.

Önemli nokta şu ki, hepsi bizim bilgisayarı kullanmayı öğrendiğimiz şekilde okumayı öğrendi; esnek ve özel durumlarıyla ilgili olarak her biri, kendi için en etkili yol ve zaman ve hız neyse ona göre öğrendi. Bir ses bilim programı kullanılacak ya da kullanılmayacak bir programdır, eğer çok meyilliyseniz, bir bilgisayar kullanım kılavuzu gibi; bazı kişiler onu sistematik olarak, bazıları düzensiz bir şekilde kullanabilirken bazılarıysa hiç kullanmayabilir. 

“Önemli bir şekilde, gözlemciler okumaya başlama yaşının nihai entelektüel eğilimi ve başarıyı tahmin etmede kullanabileceğimiz bir şey olmadığına işaret etmektedir. Okumaya geç başlayanların yüksek entelektüel beceriye, bunun yanında da okuryazarlığa karşı ilgi ve beceriye sahip olmaları alışılmamış bir durum değildir.”

Çocukların okumaya ilgi duydukları ve hazır oldukları anda başlamalarına izin verildiğinde çok sayıda anekdot türünde rapor dört ya da beş yaştan on ya da on bir yaşa uzanan düz bir çan eğrisi dağılımı göstermektedir. Çanın doruk noktası 5-6-7-8-9 yaşları aralığı boyunca genişçe bir yayılım göstermektedir. (Buna rağmen psikolog Peter Gray mesajlaşma kültürü pratiğinin ortalamayı erkene taşıyor olabileceğini ileri sürmektedir.) Okumaya daha sonra başlayan çocuklar genellikle hızlı öğrenir birkaç aylık bir zaman dilimi içerisinde farz edilen “sınıf seviyelerinin” “gerisinden” “ilerisine” geçerler. Esas itibariyle ergenlik yıllarında hepsi “sınıf seviyelerinde” ya da üzerinde okuyor olur.

Neden bazı çocuklar diğerlerinden daha geç okumaya başlıyor? Tekrar, bilmiyoruz. Ama geç okumaya başlayanların çoğu mekanik, müzik, uzamsal, matematiksel ya da dijital alanlara karşı çok fazla ilgi ve beceri sahibidir. Çoğu sanat ya da sporu icra etmede yeteneklidir.

Bazılarının basitçe farklı bir öğrenme yöntemi vardır: Özümseyen, üzerine düşünen, birleştiren, bütünleştiren ve sonra birden tamamıyla şekillenmiş olarak çiçek açan. Isabel’in dokuz ya da on yaşındayken söylediği gibi, “Bir şeyi halihazırda biliyor olana kadar beklemeyi ve sonra onu öğrenmeyi seviyorum.”

Ama önemli bir şekilde, gözlemciler okumaya başlama yaşının nihai entelektüel eğilimi ve başarıyı tahmin etmede kullanabileceğimiz bir şey olmadığına işaret etmektedir. Okumaya geç başlayanların yüksek entelektüel beceriye, bunun yanında da okuryazarlığa karşı ilgi ve beceriye sahip olmaları alışılmamış bir durum değildir. Üç yaşına kadar konuşmamış olan Einstein gibi, basit bir şekilde bazı çocuklar becerilerini farklı bir sıralamada geliştirir.

Diğer bir deyişle, bu büyük bir mesele değildir.

Siz onu büyük bir mesele haline getirmedikçe.  Hazır olmadığı bir zamanda çocuğu okumaya zorlarsanız ona çok hızlı bir şekilde çok fazla zarar verebilirsiniz. Yetişkinler bir çocuğun gelişimi hakkında endişelendiklerinde bu endişe ona hemen aktarılır. Çocuklarınız okula gitmediğinde keşfettiğiniz başka bir şey şudur ki: 6 yaşındaki bir çocuğu kandıramazsınız. Onlar sizin üzerinizden doğruyu görürler. Bu yüzden sizin “teşvik” ya da “destek” olarak adlandırdığınızı, onlar sıklıkla “manipülasyon” ya da “baskı” olarak görecek ve ona direnecektir. Planlamış olduğumuz şu “eğlenceli” eğitici aktiviteye cevap verirken önünüzdeki gerçek çocuğa dikkat edin, bunun gerçekleşmekte olduğunu görmeyi hızlıca öğreneceksiniz.

Çocukların direnişleri çeşitli formlar halinde görülebilir; dikkatsizlik, asabiyet, bozulma, geri çekilme, huzursuzluk, unutkanlık… Gerçekte DEHB’nin bütün belirtileri yetişkin kontrolüne karşı aktif ya da pasif olarak direnen bir çocuğun davranışlarıdır. Bir kere öğrenmeye karşı bu direnişi oluşturmaya başladığınızda, eğer hızlıca geri çekilmezseniz, çok engelleyici bir şey olarak katılaşabilir.

“Bir çocuğu gelişimsel olarak bir şeyi yapmaya zorladığınızda, şöyle bir şiddetli inanış yaratırsınız: (a) Bundan nefret ediyorum (b) Bunu yapamıyorum (c) Bunu asla yapamayacağım ve (d) Bende bir sorun var.”

Eğer bir çocuğu gelişimsel olarak gerçekten yapamayacak durumdayken bir şey yapmaya zorlayacak olursanız -ben bu hatayı birden fazla yaptım ve okullarımız her gün yapıyor- meydana gelen psikolojik kapanma yıkıcı olur. Düpedüz yıkıcı. Bunu tekrarlamama izin verin: Basit bir şekilde, gelişimsel olarak bir şeyi yapmaya zorladığınızda, şöyle bir şiddetli inanış yaratırsınız: (a) Bundan nefret ediyorum (b) Bunu yapamıyorum (c) Bunu asla yapamayacağım ve (d) Bende bir sorun var.

Dikkat çekmeliyim, hepsi son derece engelleyici inanışlar.

İlginç olarak, dünyadaki en yüksek okuma rekorlarına sahip Fin Okul Sistemi, okumada yedi yaşına kadar direkt öğretime başlamaz ve öğretimi zorlamaya her zaman çok daha erken yönelen Amerikan sistemine oranla doğal ve zorlama olmayan bir çan eğrisinin zirvesine daha yakındır. Yeni Zelanda’da bir araştırma okuma öğretimine yedi yaşında başlayan Waldorf okullarını beş yaşında başlayan devlet okullarıyla karşılaştırmış ve erken öğretiminin uzun vadeli hiçbir faydası olmadığını bulmuştur. Aslında, erken okuma öğretimi ile ilgili bir avantaj gösteren birçok araştırma, çocukların yaklaşık 8 ya da 9 yaşlarındaki yeterliğini karşılaştırır. Yeni Zelanda araştırmasının gösterdiği şey; on ya da on bir yaşlarında bu avantajın kaybolabildiği ve on iki ya da on üç yaşında bu avantajın sıklıkla tersine döndüğüdür. Daha sonra öğretilen çocukların önce öğretilenlere göre okuduğunu daha iyi anladığı ve daha çok keyif aldığını ortaya koymaktadır.  Bu yüzden bir hipotez de Amerikan okullarının okumaya ait normal gelişimsel pencereyi  çok dar olarak kabul etmekte, aynı zamanda da onu çok erken vermekte olduğudur. Diğer bir deyişle bu, bütün çocukların ilk adımlarını ortalama zaman olan on ikinci ayda atmalarını beklemek gibi bir şey değil, hepsinin vaktinden çok önceki bir zaman olan onuncu ayda atmalarını beklemek gibi bir şeydir. Bunu yaparak çok şaşkın, çok endişeli, fiziksel ve nörolojik gelişim ve hazırlanmaları çok ciddi bir şekilde tahrip edilmiş olan çocuklardan oluşan bir alt sınıf yaratıyorsunuz, harfiyen bunu onlara yapmamış olsaydınız neye benzeyecekleri konusunda hiçbir şey bilemezsiniz.

Lütfen hatırlayın “Sınıf seviye standartları” doğada bulunmazlar; bilimsel olarak değil de yetkiyle yaratılmışlardır. Ve okul sisteminin keyfi yaş sınıflandırılması tarafından öğrenmeleri şekillenmemiş çocuklardaki bilişsel gelişim hakkında neredeyse hiçbir ciddi araştırma yapılmamıştır. Finlandiya basit bir şekilde bütün çocukların başarılı olacakları bir yerde standartlarını belirlemektedir. Birleşik Devletler ise standartlarını gerçekten önemli bir yüzdeliğin başarısız olacağı bir yerde belirlemektedir. Bu, bir seçimdir. Bunu yaparken, kendilerine ait gelişimsel müfredata göre öğrenmelerine izin verildiği takdirde gayet iyi olabilecek çocuklar üzerinde sakatlıklar yaratıyor olabiliriz.

Çünkü ne, tahmin edin? Eğer burada verilerin kanıtlayabileceği bir şey varsa o da çocuklarımızın hepsinin farklı olduğudur. Bu arada “F” harfi “fıh” sesi çıkarır.

“Çocuklarımızın hepsi zekidir” diye Avusturalya’daki Aborjinler arasında yaygın bir deyiş vardır. Ne olsa beğenirsiniz, Brilliant: The Science of How We Get Smarter (Muhteşem: Nasıl Daha Zeki Olabileceğimizin Bilimi) adlı kitabın yazarı bile, araştırmaların disleksiklerin bazı alanlarda erken okumayı öğrenenlerden daha akıllı olduğunu göstermeye başladığını bildiriyor. Gerçekten bilimin bunu keşfetmesini beklemek zorunda mıyız? Gerçekten sadece çocuğumuzun parlak gözlerine bakıp, her birinin dünyaya eşsiz ve değerli bir şey getirdiğini bilemez miyiz? Onları sıralamak, karşılaştırmak ve eksik, hatta “engelli” olmaları için tahmin edilebilir bir yüzdelik bulmak zorunda mıyız?

“Disleksik çocuklar, disleksik olmayanlara göre çoğunlukla daha iyi bir hayal gücüne sahiptir, buna karşın, kimse “normal” çocukları “hayal gücü bozukluğu” adı altında etiketlemez .”

“Nöro-çeşitlilik” hareketi, kimin zihinsel tarzının “normal” kimin “ bozuk” olduğunu tanımlayan eğitimsel egemenliğe meydan okumaya başlamıştır. fMRI görüntüsü üzerinde bulanık varyasyonlar olsa da, disleksik olarak kabul edilen nüfusun %15-17 gibi büyük bir kısmının, tam olarak sağlıklı olmadığına dair ortada herhangi bir ikna edici bilimsel bir kanıt yoktur. Sadece farklı yetenekleri olan ve farklı zamanlarda, farklı yollarla öğrenen normal insanlar ve birçok disleksik,  kendilerine has bu öğrenme yönteminin; bir keman virtüözünün iyi bir hokey oyuncusu olmadığı için engelli olmasından daha fazla “engelli” olmadığını  ileri sürerek,  bu engellilik modeline karşı çıkmaya başladılar. Disleksik çocuklar, disleksik olmayanlara göre çoğunlukla daha iyi bir hayal gücüne sahiptir, buna karşın, kimse “normal” çocukları “hayal gücü bozukluğu” adı altında etiketlemez .

Kendisi de bir disleksik olan disleksi araştırmacısı Dr. Ross Cooper “Disleksi sahip olduğunuz bir şey değil, olduğunuz bir şeydir.” demektedir. Ve insan çeşitliliği izgesinin bir parçası olarak değer sahibi olan bir şey olduğunu vurgular. Cooper, birçok özel öğrenme güçlüğünün ortak özelliğinin, bilgiyi sözel ve analitik olarak işlemekten ziyade görsel ve bütünsel olarak işlemeyi tercih etmek  olduğunu varsayar. Konuların üzerine dar bir biçimde doğrusal ve ardışık şekilde odaklanmak yerine, bu eğilime sahip bir çocuk görsel veri ve anlamı ve konuyu büyük bir resim yoluyla absorbe eder (Bulanık renkler beynin sağ yarıküresinde parlar). Bu, deşifre etmeyi yavaşlatan; ancak aynı zamanda onu derinleştiren ve zenginleştiren bir süreçtir. Yanal düşünme, sezgi, hayal gücü ve yaratıcılığa öncülük eder.  Bu çocukların beyinleri kendilerini farklı bir şekilde düzenler, bu yüzden onların gelişimsel kavislerinin de farklı olacağını söylemeye gerek yoktur. Bu düzenleme sürecine müdahale ettiğimizde, damgaladığımızda, test ettiğimizde ve zamanından önce iyileştirdiğimizde – disleksik çocuklara sinirli bir şekilde ses bilimi çalıştırarak diğer çocuklar gibi düşünmelerini öğretmeye çalıştığımızda – Cooper, onlara kırılmış ve tamire ihtiyacı olan bir şey gibi muamele etmekten çok, bu çocukların sahip olduğu pek çok gücü organik olarak geliştirme fırsatından  mahrum bıraktığımızı söylüyor.

Ben bozuk değilim

İlginç olarak, geleneksel yerli kültürlerden çocuklar da genellikle bilgiyi analitikten ziyade bütünsel ve bağlamsal olarak işler. Eğer şehirli ve yerli olmayan kültürlere ait insanlardan bitkileri ve hayvanları bir liste olarak gruplara ayırmalarını isterseniz, onu cinslerine göre yapmaya eğilim göstereceklerdir; memeliler, kuşlar, balıklar, bitkiler olarak kategorilere ayırarak. Eğer yerli bir insandan isterseniz, bunu ekolojik olarak yapacaktır. Hepsi sulak alanda yaşadığı için bir kaplumbağa ile söğüt, balıkçıl ve kunduzu aynı gruba koyarak. Sınav bunu yanlış cevap olarak kayda geçirecektir; çünkü okullar cinse göre ve analitik düşünceye vurgu yapmaya eğilim gösterir. Ama ikinci cevap kırsaldaki yerli çocukların şehirdeki yerli olmayan akranlarına göre daha erken bir yaşta kıvrak olabileceklerini bize yansıtan bütüncül bir düşünme sistemidir. Konuşan çizgi film faresi ile gösteri müziği şarkıları söyleyen balık arasında büyüyen şehir çocukları gerçek yaşam sistemlerini idrak etmede genellikle çok geç kalırlar ki Henrich ve arkadaşları şehirli çocukların biyolojik muhakemedeki bilişsel gelişimleri üzerinde çalışmanın, eksik beslenmiş çocukların “normal” fiziksel gelişimleri üzerinde çalışmaya eşdeğer olabileceğini ileri sürer. Ama okullarda, kırsaldaki yerli çocuklar sınava tabi tutulduklarında şehirdeki beyaz çocuklara oranla daha az zeki ve daha çok öğrenme kusurlu bulunurlar. Bu bütün dünya çapındaki geleneksel kırsal kesim insanları arasında bulunan oldukça rahatsız edici bir olgudur. 

Bu nedendir? Zeka araştırmacısı James Flynn’in keşfettiği gibi, eğer bugünün yenilenmiş testlerine karşı yüzyıl önceki Birleşik Devletler ortalama IQ puanlarını hesaplarsanız, modern bir tanımla birçok beyaz Amerikalının büyükanne ve babasının ve büyük büyük anne babasının zihinsel özürlü olarak sınıflandırıldığını görürsünüz. Bu atalarınızın geri zekalı olduğu anlamına mı geliyor? Evet, belki de. Ama büyük bir olasılıkla bu, 19. YY ve erken 20. YY’da birçok Avrupalı- Amerikalının, bugünkü birçok yerli insan gibi, hayatta kalmak için soyutlanmış okula dayalı bilginin değil de, gerçek, somut, bağlam içinde kullanılmış olan bilginin ve zekanın gerekli olduğu bir dünyada yaşadıkları anlamına gelmektedir. Malcolm Gradwell New Yorker’da şöyle bildiriyor; psikolog Michael Cole Liberyanın Kpelle kabilesinin üyelerine WISC benzerlikler testinin bir türünü verdiğinde Kpelle’in tutarlı bir biçimde bıçak ve patatesi aynı kategoriye koyduğunu buldular.  “Çünkü bıçak patatesi kesmek için kullanılır.” 

“ Akıllı bir adam sadece bu şekilde yapabilir” diye açıkladılar. Sonunda araştırmacılar şöyle sordular “ Aptal biri bunu nasıl yapar?”  Kabile üyeleri hızlı bir şekilde nesneleri “doğru” kategorilere koydular. 

Yani IQ testi de  diğer okul temelli testler gibi,  esasında zekanın değil de  modernizasyonun bir ölçüsü olduğu – sanayileşmiş toplumlardaki -somut düşünceden soyut düşünceye, bütüncül düşünceden analitik düşünceye, bağlamsal düşünceden bağlamsal olmayan doğrusal düşünceye doğru olan  geniş ölçekli kültürel değişimin  bir değişimin bir ölçüsü olduğu ortaya çıkar.

Başka bir deyişle, IQ’nuz ne kadar zeki olduğunuzun bir ölçüsü değildir. Ne kadar ‘ACAİP’ olduğunuzun bir ölçüsüdür.

“Peki, ama toplumlar teknolojik olarak daha karmaşık ve entelektüel olarak daha ‘gelişmiş’ oldukça bu insan ‘gelişiminde’  kaçınılmaz ve olumlu bir aşama değil midir?” diyebilirsiniz. Modern toplumlarda oldukça baskın olan;  beynin  güç bela odaklanabilen, mekanik ve analitik işlevinin,  gerçekte daha geniş odaklanabilen, bütüncül ve ilişkilere dayalı kısmı tarafından kısıtlanmak ve yönlendirilmek üzere sınırlandırılmış bir alet olarak evrimleştiğini tartışan,The Master and his Emissary (Usta ve Casus) adlı çığır açan kitabın yazarı, nörolojik görüntüleme araştırmacısı ve psikiyatrist olan Ian McGilchrist’e göre böyle değildir. McGilchrist şöyle devam eder:  Modern batı medeniyeti diğer insan toplumlarından daha “gelişmiş” değildir, hatta birbirine daha bağlı, merhametli ve bütüncül dünya anlayışı pahasına, bir tür soğuk, soyutlanmış, mekanik analiz yönünde tehlikeli bir biçimde dengesiz olmuştur.  Bu tür bir dengesizlik, McGilchrist’in işaret ettiği gibi, sizi diğer insanlardan daha “parlak” yapmaz; sizi bir sosyopat yapar.

İnsanın bilişsel çeşitliliği bir sebep için vardır; bizim farklılıklarımız türlerimizin dahiliği ve vicdanıdır. Dar bir şekilde odaklanmış devlet tabanlı toplumumuz gezegenin korunması ve toptan tahribi arasında vahşice yön değiştirirken, yerli bütüncül düşünürlerin bize yaşamın ekolojik sistemi içerisindeki uygun yerimizi sürekli olarak hatırlatan kişiler olmaları bir tesadüf değildir. Disleksik bütüncül düşünürlerin genellikle sanatçılarımız, mucitlerimiz, hayalperestlerimiz ve isyancılarımız olması da tesadüf değildir. 

Saskatchewan Üniversitesinde bir Mi’kmaw eğitim profesörü olan Marie Battistenin, bir güçlü grubun kendi bilişsel özellik ve tercihlerini normal ve arzu edilebilir olarak ve diğer bütün düşünme, öğrenme ve dünyayı anlama yollarını eksiklikler ve güçsüzlükler olarak tanımlama yetkisini iddia etme eğilimine çok net bir terimi vardır. Ona “bilişsel emperyalizm” der. Irkçılığın bilişsel karşılığıdır. Doğal olarak, bu bizi tabii ki düşünme, öğrenme ve dünyada var olmanın tek yolunun diğerlerinin yerine geçme ve ezmenin kaderinde olduğunu varsayan bir tür bilişsel Açık Kader’e iter.

Bu bizi ses bilimine geri getirir. George Bush’un Okuma Çar’ı Reid Lyon okuma yazma öğretme yaklaşımının felsefeye değil de bilime dayandığıyla böbürlenip medyanın ilgisini oldukça üzerine çekmişti. (Burada tekrar o ton vardır.) Ama bütün çocuklara okumayı öğretmek için  “Kanıta Dayalı En İyi Yöntem”  üzerinde karar verme çabasıyla ilgili “bilimsel” olan hiçbir şey yoktur. Henrich ve arkadaşlarının işaret ettiği gibi ACAİP araştırma ACAİP sonuçlara varmaktadır; çünkü bu araştırma ACAİP sorular soran ACAİP araştırmacılar tarafından yürütülmektedir.  Bu durumda sordukları soru şuydu: “ Eğer Birleşik Devletlerdeki her bir çocuğu okumayı öğrenmesi için bir yönteme zorlasak, bu yöntem nasıl bir yöntem olmalıydı?”

Ama bu soruyu sormak için hiçbir bilimsel sebep yoktur. Bu bir felsefik – ve derinlemesine politik – bir karardır. 

Herhangi bir Yanomamili baba küçük çocukları öğrenmeye zorlamak zorunda olmadığımızı bilir, sadece ihtiyaçları olan aletleri onlara verir, oynamaya bırakır. Herhangi bir Creeli büyükanne bir çocuğu bir şeyi yanlış yaparken görürse, yanlış yaptığı şeyi ona alenen göstererek onu utandırmayacağını tantana yapmadan sessiz bir şekilde onu yapmanın doğru yolunu göstereceğini bilir. Herhangi bir Odawalı büyük, bir çocuğun bazen konuşmanızdan çok, sessizliğinizden öğreneceğini bilir. 

Yavaşça, sendeleyerek ve titizlikle bilim, bunun bir kısmını yeniden keşfediyor. 

Başka bir deyişle, IQ’nuz ne kadar zeki olduğunuzun bir ölçüsü değildir. Ne kadar ‘ACAİP’ olduğunuzun bir ölçüsüdür.

Aydınlanma Çağından beri, bilim insanlarının her kuşağı: “Şu anda insan bilgi ve algısının tepe noktasında durmaktayız” yanılgısına düşmeye eğilim gösterdi;  bu entelektüel gurur komik, beceriksiz, yıkıcı veya çocuklar söz konusu olduğunda trajik olan sonuçlar doğurabilir. 1950’lerde bilim insanları çocuklar için bebek mamasının anne sütünden daha iyi olduğunu “biliyorlardı”. Bu,  gelişen dünyada milyonlarca bebeğin ishalden ve yetersiz beslenmeden ölmelerine sebep olan bir mantıksızlıktır. Yeni doğanların tıpkı hayvanlar gibi acıyı hissetmeye yeterli gelişmiş düzeyde nöral sisteme sahip olmadığını “bildiler” ve milyonlarca bebek (ve hayvan) üzerinde anestezisiz cerrahi operasyon uyguladılar. İçlerinden gökle ilgili akan bir nehir neticesinde öğrendiklerini bir yana bırakın;  insanların içsel tutkular, dürtüler ve tercihlerin sonuçlarından ziyade davranışlarına yönelik olumlu ya da olumsuz pekiştirmelerin bir sonucu olarak öğrendiklerini “bildiler”. Böylece bütün bir eğitim sistemini çocukları güvercinler ve sıçanlar gibi, devamlı inceleme ve “geri bildirim”, cezalar ve ödüllerle eğitmeye razı ettiler.

Şimdi Amerikalı ses bilimi avukatları, çocukların okumayı nasıl öğrendiğini ve onlara en iyi nasıl öğretileceğini “bildiklerini” iddia ediyorlar. Bu konu hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Ciddi bilimsel sorgudaki anahtar bir değer, aynı zamanda dünya çapındaki her yerli kültürdeki anahtar bir değerdir; tevazu.  Biz öğreniyoruz.

Ama her Eskimo ebeveyn; hikayelerin,  geceleyin, çocuğun zihninin rahatlamış ve engin olduğu, kelimeleri ve görselleri ruhunun derinliklerine taşıyan an olan, uykudan önceki zamanda anlatıldığını bilir. Çocukların en iyi sabahleyin öğrendiğini “kanıtlayan” önceki kuşağa ait olan bilginin aksine; bilim, hatıraların geceleyin pekiştirildiğini yeniden keşfediyor. Sıklıkla çocuklar geceleri daha iyi dinler, geceleri daha derin sorular sorarlar ve geceleri daha canlı hayal ederler. Günün aydınlığında zihin dış dünyaya doğru döner ve gün içinde bir çocuk genelde aktif, hareketli ve sosyal iletişim içinde olmak ister. Sabahleyin size söylenen şeyler dönen bir pervanede vızıldayan bir güvenin çıkardığı uğultuyu çıkarabilir. Geceleyin size söylenen şeyler içeri taşınır, rüyalarınıza girer, çaba sarf etmeksizin sizin bir parçanız haline gelirler.

Bu yüzden bilimin bütün bunları yeniden keşfetmesini ve verilerin bunu kanıtlamasını beklerken ne yapmalıyız? İnsan yeteneklerinin ve ihtişamlarının ve yüklerinin tamamen eşsiz bir takımyıldızı olan, önümüzde bugün, şu anda duran eşsiz, normal, sağlıklı ve parlak insan yavrusuyla, bu çocukla ne yapmalıyız?

İyi çocuk yetiştirmek için hala bilgiye değil, bilgeliğe ihtiyaç duyuyoruz. İronik olarak, öğrenme bilimi henüz ham ve ilkel iken, bazılarının “ilkel” dediği kültürler insan gelişimi hakkında sofistike, derin, incelikli ve deneysel olan, binlerce yıllık gözlem, sezgi, deneyleme ve iç görüye dayanan bilgiyi kafalarına yerleştiriyorlardı. Gerçekten iyi bir oto tamircisi, marangoz, çiftçi, kemancı, web sitesi tasarımcısı, film editörü, şarkı sözü yazarı, fotoğrafçı veya bir şef ile konuşun, aynı yolla öğrenmiş olduklarını bulacaksınız.

Yetenekli bilim insanlarıyla, yazarlarla, sanatçılarla, girişimcilerle konuşun. Yanomamili bir çocuğun öğrendiği gibi, keskin gözlem, deney yapma, tutulma, özgürlük, katılım, gerçek oyun ve gerçek çalışma, çalışma ve oyun arasındaki farkın kaybolduğu özgür etkinlik sayesinde öğrendiklerini bulacaksınız.

Eğitim araştırmacıları, yavaş yavaş gözlükleri vasıtasıyla bu olguya dikkatle bakmaya başlıyorlar ama yalnızca başlıyorlar. Atasözünde geçen henüz suyu keşfetmemiş balık gibi, birçoğu hala bir dizi ACAİP varsayımlarla sınırlandırılmış durumdalar. İçinde yaşadıkları unsurun bütün dünya olmadığını fark etmemiş olduklarından; bu varsayımlar sorgularının çeşitliliğini sınırlandırıyor, kendilerinin yaratmış olduğu bir balık kavanozunun cam duvarlarının içinde dönmekte olduklarını ve hiç hayal etmemiş oldukları öğrenme imkanlarıyla dolu bir evrenin var olduğunu henüz görmüyorlar.

“Batık gerçek bazen aylaklığımızda, bazen rüyalarımızda su yüzüne çıkar” demiş büyük bir sanatçı bir zamanlar. Bilim güç ve güzelliğin nefes kesici bir aletidir ama iyi bir ebeveyn değildir; daha geniş, daha derin, daha eski bir şeyle dengelenmelidir. Rüzgar ve hava gibi, ekosistemler ve mikroorganizmalar gibi, kar kristalleri ve evrim gibi; insan öğrenmesi hala yabani, tahmin edilemez,çiçeklemen bir kırılma hareketi,  hiçbirimizin ölçüp kontrol edemeyeceği kadar gizemli ve karmaşık olarak durmaktadır. Ama hepimiz bu  çiçeklenen kırılma hareketinin bir parçasıyız ve yavrumuzun öğrenme ve gelişimine yardım etme yeteneği bizim DNA’mızda var. Bunu yeniden keşfetmeye şimdi başlayabiliriz. Dene. Gözlemle. Dinle. Gezegenimizin her yerinde hala bulunan binlerce diğer öğrenme yollarını keşfet. Bilgiyi oku ve onu bir tarafa bırak. Çocuğunuzun gözlerini izleyin, onları ne sıkıyor ve öldürüyor; ne ışımasına, hızlanmasına, ışıkla parlamasına yol açıyor. İşte bu, öğrenmenin yattığı yerdir.

Çeviri: Duygu Kurat

Edit: Özlem Arkun

Çevirideki bağlantılar orjinal metindeki bağlantılar esas alınarak düzenlenmiştir.

Orjinal metindeki dipnotlar ve kaynaklar için buraya

Daha fazla Carol Black için buraya tıklayabilirsiniz.

Schooling The World Belgeselini buradan izleyebilirsiniz.

Leave a Comment

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out /  Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out /  Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out /  Change )

Connecting to %s