“Oyun, kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği zamanlarda yaptığım şeydir”

Bu röportaj X-X Soru Cevap dizisi kapsamında X-X INSTITUTE ile gerçekleştirilmiştir.

Pop-up Adventure Play’in kurucuları Morgan Leichter-Saxby ve Suzanna Law’dan aldığı eğitimlerle Türkiye’nin ilk oyun kurucusu olan ‘oyun savunucusu’ Özlem Arkun’a sorduk.

Küçük bir kızınız da var bildiğimiz kadarıyla. Oyun sizin için nedir?

Evet, altı yaşında bir kızım var ve doğduğundan beri oyunun ne olduğunu bana anlatabilmek için çok çabalıyor. Onun bunca çabasının ardından anladığım tek şey ise oyunu tanımlamanın çok zor olduğu. Oyun, onu tanımlamak için fazla büyük; yani hiç âşık olmamış birine aşkı anlatmak ne kadar imkânsızsa oyun oynamayı unutan birine oyunu anlatmak da o kadar imkânsız olabilir. Yine de imkânsıza ulaşmanın mümkün olduğuna inanırsak ve denemekten vazgeçmezsek başarmak mümkün olabilir, değil mi? Bence oyunun tanımı biraz bu: Olasılıkların sonsuz olduğu ya da imkânsız olanın mümkün hâle geldiği bir durum; bir aktiviteden ziyade bir his ya da bir zihin durumu.

Ben yine de cevabı bulmakta zorlandığım pek çok şey gibi kızıma sordum: “Oyun nedir sence?” Dedi ki, “Canımın istediğini yapmak.” Bu çok basit ama çok güçlü bir ifade. Benzer bir cevabı sekiz yaşındaki başka bir çocuk vermişti. “Oyun, kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği zamanlarda yaptığım şeydir” diyordu. Çocukların her konuda ne kadar basit açıklamalar ürettiğini görmek inanılmaz. Bu beceriyi de artık ‘büyüyüp’, oyun oynamayı bıraktığımız bir yerlerde kaybediyoruz bence. O yüzden yeniden tanımlamaya ihtiyaç duyuyoruz ya da kendimize hatırlatıyoruz belki de: Oyun kendi istediğimiz gibi, ne zaman istersek, nasıl istersek öyle şekillendirdiğimiz bir süreç. Çoğu zaman gönüllü bir şekilde başkalarıyla birlikte olmayı seçtiğimiz, bu birliktelikten keyif aldığımız, keyif almadığımızda bırakıp gitmekte özgür olduğumuz bir ilişki biçimi. Kendimize, çevremize ve diğerleriyle ilişkilerimize yönelen bir keşif; doğrunun ve yanlışın olmadığı, sonsuz kez kurulup bozulabilir bir ‘dünya’. Yaşamsal bir ihtiyaç.

Macera Oyun Alanları’nın ne olduğundan biraz bahseder misiniz?

Macera Oyun Alanları 1940’lardan bu yana Avrupa ve Amerika’da farklı dönemlerde farklı yoğunluklarla uygulama alanı bulmuş ve kendi teorisini pratiğinden yaratmış oyun alanlarıdır. Onları bildiğimiz anlamdaki çocuk parklarından ayıran en belirgin fark, çocuklar tarafından inşa edilmeleri ve dönüştürülebilmeleridir. Hurda Oyun Alanları olarak da tanımlanabilirler, çünkü çoğunlukla hurdaya çıkmış malzemelerin çocuklar tarafından geri dönüştürüldüğü alanlardır. Bu malzemeler arasında keresteler, araba lastikleri, eski mobilyalar ya da giysiler, boyalar, halatlar gibi birçok malzemeyi sayabiliriz. Buradaki bütün malzemeler bu alanda sorumlu olan oyun işçileri (oyun kurucuları) tarafından temin edilir, seçilir, ayıklanır ve çocukların kullanımına sunulur ama malzemenin nasıl kullanılacağına çocuklar karar verir. Yani çocuklar alandaki bir kereste yığınını ateşe vererek büyük bir ateş yakmak ya da bir testere, çekiç, biraz çivi, vida ve matkap kullanarak bir kulübe yapmak konusunda tamamen özgürdür. Oyun işçilerinin işi, çocuklar için tehlike yaratabilecek durumları ortadan kaldırırken, çocukların kendi sınırları denemek için risk almasına izin veren zengin bir oyun çevresi sunmaktır. Yani oyun işçileri keresteleri alana bırakmadan önce üzerindeki paslı çivileri sökerler, ama çocukların kerestelerle çalışırken testere ve benzeri aletleri kullanmasına olanak sağlar ve yardım istediklerinde orada olurlar.

Oyun kurucu olma ateşi nasıl düştü içinize; sizin tabirinizle oyun emekçiliği fikri nasıl gelişti?

Macera Oyun Alanları ile ilk kez Joel Spring’in Özgür Eğitim adlı kitabında karşılaştım. Kitapta The Yard, Robinson Crusoe gibi bazı macera oyun alanlarına değinen bir bölüm vardı. Bunlar bildiğimiz anlamdaki oyun parklarından çok farklıydı. Çocukların kendi dünyalarını yaratmasına olanak sağlayan, ama eğer var olan çevre onlara yetmiyor, onları mutlu etmiyor, ihtiyaçlarına hizmet etmiyorsa ya da sadece çocuklar öyle karar verdiyse, var olanı yıkmakta da tamamen özgür bırakan yerlerdi. Çocukların özgürce kendi dünyalarını yaratıp yıkabildikleri bir yer, bir prova alanı, sonsuz olasılığın mümkün olduğu bir olasılık fikri beni gerçekten büyülemişti. Sonrasında biraz daha araştırmaya başladım ve biraz daha ve biraz daha… Derken kendimi oyun işçilerinin arasında buldum. Ben yaptığım şeyi tanımlarken ‘oyun kurucu’ demeyi tercih etmiyorum, çünkü oyunu çocuklar kuruyor, ben değil. Bu nedenle yaptığım şeye ‘oyun işçiliği’ diyorum, çünkü sadece işçilik yapıyorum: Materyal temin ediyorum, malzemeleri ayıklıyorum, taşıyorum, çocuklar talep ederlerse onlara yardım ediyorum ve bundan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Genç bir insanın hayal ettiğini yapması, kafasındaki her ne ise onu hayata geçirmesi için bir alan açmak, bunu deneyimlerken onun yanında olmak, yaşadığı çatışmalara şahitlik etmek, mutluluğunu paylaşmak, başarısızlığın ardından yeniden denemesine tanık olmak, bana kendi hayallerimde, deneyimlerimde, çatışmalarımda ve başarısızlıklarımda yol gösteren ve güç veren bir deneyime dönüştü.

Ada Düşü Sokak Festivali – Büyükada

Oyun alanı olarak şimdiye kadar nereleri kullandınız ve niye o mekânları kullandınız?

Geçtiğimiz yıldan bu yana Kadıköy’de, Büyükada’da, Çanakkale Bayramiç’te ve Eskişehir’de Yap Boz Oyun Alanları kurduk. ‘Kurduk’ diyorum, çünkü bu oyun alanlarını kurarken benimle birlikte olan oyun savunucusu arkadaşlarım vardı, onların katkıları olmadan bu deneyimi üretmek mümkün olmazdı, katkıları çok değerlidir. Biz bu alanlara Yap Boz Oyun Alanları dedik. Yap Boz Oyun Alanları, Macera Oyun Alanları ile benzer yapıda olmakla beraber, sabit bir araziye ihtiyaç duymuyor ve daha basit ya da daha hafif malzemelerle yapılıp bozulabiliyor. Birbirinden farklı noktalarda kurduğumuz Yap Boz Oyun Alanları’nda karton kutular, kumaşlar, ipler, plastik kasalar, kâğıt rulolar, araba lastikleri, el arabası, minderler, boyalar, yapma çiçekler, kuru yapraklar gibi birçok farklı malzeme kullandık. Bu oyun alanlarının her biri farklı ihtiyaçlar ve koşullarla gerçekleşti. Örneğin Bayramiç’teki, Tohum Takas Şenliği kapsamında tasarladığımız bir Çocuk Sokağı’ydı. Festivalin gerçekleştiği pazar yerinde iki gün süren ve sürekli değişip dönüşen bir Yap Boz Oyun Alanı deneyimledik. Bir korsan istilası oldu, bir kulübe inşa edildi ve sonra yıkıldı, bir havuz yapıldı, sonra bozuldu, piknik yapıldı, karınlar birlikte doydu. Eskişehir’deki ise kent ormanında günübirlik bir oyun günü olarak gerçekleşti. Yaprak yığınları yapıldı, çamurdan kanallar kazıldı ve ateşin etrafında marşmelov kızartılıp yendi. Yani her bir Yap Boz Oyun Alanında, oranın koşulları ve orada bulunan çocuklarla bambaşka bir deneyim ortaya çıktı.

Yap Boz Oyun Alanları genellikle açık havada düzenleniyordu, fakat şu an pandemi sebebiyle hassasiyetler de şekil değiştirdi. Alternatifler neler olabilir?

Evet, Yap Boz Oyun Alanları genellikle açık havada, zaman zaman ise kapalı alanlarda düzenlenebiliyordu. Pandemi sebebiyle tüm dünyada değişen koşullarda birçok farklı uygulama ortaya çıktı. Amerika’da bazı mahallelerde insanlar kendi evlerinin bahçesinde, komşu çocuklarla sosyal mesafeli oyun alanları kurdu. İngiltere’de trafiğin tamamen azaldığı bazı kaldırımlar, hatta caddeler oyun alanına dönüştü. Çocuklar mahallenin farklı yerlerine tebeşirlerle, haritalarla ya da sakladıkları oyuncaklar bırakarak birbiriyle oynamanın bir yolunu buldu. Hatta oyun işçiliğinde online oyunlar üzerine farklı pratikler ve tartışmalar ortaya çıktı. Aslında pandemi süreci ve var olan bu durum bizi farklı olasılıkları düşünmeye zorladıkça yeni yöntemler geliştirmek de kaçınılmaz olacak. Bu noktada, kendi ihtiyaçlarımızı, koşullarımızı ve çevremizi gözeterek, kendimiz için en olasılıksız olasılıkları bile olası hâle getirmenin çok da zor olmadığını düşünerek başlayabiliriz bence.

Bu yazı 15.08.2020 tarihinde Manifold Press‘te yayınlanmıştır.

“Eğitim bir Özgürlük Pratiğidir”

Geçtiğimiz Şubat ayında, Zakiyya Ismail TedxLyttletonWomen’da Eğitim bir Özgürlük Pratiğidir başlıklı bir TedX konuşması yaptı. Bu konuşmanın videosunu ve konuşma metnini yayınlamamıza nazikçe izin veren Zakiyya İsmail’e teşekkürler.

Ben bir okulzedeyim. İyi iş çıkardım ve ebeveynlerimi gururlandırdım. Ama bunun bir bedeli oldu. Zorunluluk, boyun eğme ve rekabet üzerine kurulu bir sistemde iyi iş çıkarmak; içimdeki çocuğa, meraklarıma ve bağlanma ihtiyacıma ihanet etmemi gerektirdi. Yine de atlattım; çoğu zaman…

Çoğumuz atlatıyoruz değil mi? Neden? Neden ben 12 yıl boyunca ölüm kalım mücadelesi vermek zorundayım? Hem de eğitim, gelişmek ve özgürlükle ilgili olmalıyken. Peki atlatamayanlara ne oluyor? Bunlar eğitim okumak için yola çıktığımda kafamdaki sorulardı. Çok fazla şey öğrenmedim ama unutulmaz bir satıra rastladım… “Öğrenme; bilgide, yetenekte ya da beceride deneyim aracılığıyla gerçekleşen, nispeten kalıcı değişimdir”. Nispeten kalıcı değişim. Şimdi eğer öğrenme nispeten kalıcı bir değişim ise, o zaman ben 12 yılı okulda ne yaparak harcadım? Çünkü ben hiç bir “nispeten kalıcı değişim” yaşamadım. Benim yöntemim şuydu, sınav için çalış, sınavı geç ve unut. Tanıdık geldi mi? “Öğren, sınava gir, unut” sistemi; otuz yıl önce ben oradayken, okulların olağan yöntemiydi. Çok fazla şey değişmedi. Bu öğrenme değil. Bu kısa süreli ezberleme.

Milyonlarca çocuğun içinde olmaya zorlandığı ama çok az öğrenmenin gerçekleştiği bu kurumdan, bu öğrenme yerinden kaçışın olmaması beni rahatsız etti. Ve hayatımızın o kadar çoğunu tüketiyor ki, 12- 15 yıl boyunca! Bunu deneyimledim, hayatta kalmayı başardım ve çok az öğrendim.

Nasıl oluyor da bu kurumun böylesi büyük bir etkisi oluyor. Bunun; öğrenme, eğitim ve toplumla olan ilişkisi nedir? Bu soruların cevabı kurumsal kutunun içinde bulunamaz. Dışarıya çıkmak ve kendi öğrenme yolculuğumu yaratmak zorundaydım. Kitaplar, bloglar ve videoları kullandım, ve ilişkilenecek birçok öğrenme topluluğu buldum. Okul sisteminin dışına çıkan aileler, özyönelimli eğitim merkezlerinde yer alan insanlar, topluluk öğrenme merkezleri ve ekoversiteler. Bu arada, öğrenme sürecimizi kendimiz yürüttüğümüz zaman öğrenme genel olarak nasılsa, benim öğrenme yolculuğum da şans eseri neredeyse öyleydi. İçsel motivasyon, kaynaklara erişim ve meraklı olma ve sorular sorma özgürlüğü… Yoldan sapma, yavaşlama, hızlanma özgürlüğü… Ve öğretmenlerimizi ve öğrenme topluluklarımızı seçme özgürlüğü.

İşte öğrenirken özgür olmak buna benziyor. Bazı cevaplar da buldum. Benim tahayyül ettiğim eğitim, köklerini çocuk haklarından, özgürlükten alıyordu ve toplumsal bir dönüşüme yöneliyordu. Bizim için bu, işbirliği ve toplulukla birlikte özgürce yaşama ve öğrenme pratiği olarak okulsuzluğa benziyordu. Kendi öğrenmem üzerine düşünme sürecim, bizim yolumuzu okulsuzluğa çıkardı, kendi öğrenme pratiğimden ayıkladığım değer ve prensipler ve sonuçta bilinçli olarak gerçekleştirdiğim eylemler… Eğitim budur. Bu düşüncenin eyleme dönüşme süreci, işte bu öğrenmeyi eğitime dönüştüren şey.

Eğitim tamamen içsel bir süreç. Kimse bize eğitim veremez. Kimse, kendi öğrenme sürecimizden hangi değer ve prensipleri çekip çıkaracağımızı tanımlayamaz. Eğitim, kendi doğamızla ve öğrenme kaynaklarına erişimimizle şekillenen, kendimiz için eşsiz olarak yarattığımız bir şeydir. Bizim eğitim hakkımız var. Bu birçok uluslararası anlaşma ile tanınmış bir insan hakkı. Fakat bu, diğer haklardan farklı. Bu uygulanması zorunlu olan tek hak! Rıza aranmıyor. Evet -hakkınız var- bu zorunlu bir hak. Rızaya gerek yok. Aynı zamanda kısıtlı bir hak. Yani bizim eğitim hakkımız zorunlu bir uygulama halini alıyor ve sadece zorunlu okullaşma* ile.

Özgürlük bunun neresinde? Bu hak değil; bu mecburi eğitim görevi! Zihinlerimizin belirli bir akıbete koşullandırıldığı, 12 yıllık bir zorunlu hizmet. Ya da Sir Ken Robinson’un dediği gibi, zihinlerimizin madenleştirilmesi*. Fakat zorunlu okullaşma şu anki haliyle sınırlı ve uygulamada kısıtlı.

Zorunlu okullaşma diyor ki: Öğrenmenin gerçekleştiği bütün zengin yöntemlere HAYIR. Meraklarımızı ve düşüncelerimizi keşfetmeye HAYIR. Bunun yerine bizi sınıflara kapatıyor ve erişebileceğimiz bilgiyi kısıtlıyor. Bu haliyle, zorunlu okullaşma, eğitim hakkımıza bir saldırı. Bu tek bir zorunlulukla, başka bir çok hakkın saldırıya uğradığı bir bataklığa doğru inen kaygan bir yamaç başlıyor.

Kendi okul deneyiminizi hatırlıyor musunuz? Berbat bir okul üniforması; hiçbir zaman havaya uygun olmayan ya çok sıcak, ya buz gibi, cinsiyet ayrımcılığını gözümüze sokar. Ve o korkunç denetlemeler? Saç, tırnaklar, takılar. İhtiyacın olduğunda tuvalete gitmekte özgür olmamak? Bu ne demekti? Bu insanlık dışı değil mi?

Zorlama varsa baskı vardır. Ve bu haliyle zorunlu okullaşma baskının bir aracıdır. Gençleri insani niteliklerinden yoksun kılarken farkında olmadan yarattığımız şey de yine ötekileştirilmiş başka bir topluluk. Kaçımız çocuk statüsüne geri dönmeye istekli? Böylesi insanlık dışı bir deneyimi yeniden yaşamaya? Kaçımız bu insandışılaştırmayı hayatımızdaki genç insanlar üzerinde uyguluyoruz? (Yapmamaya çalışsak bile)

Hiç ağzınızdan şu cümleler çıktı mı? “Bana çocuk gibi davranma” ya da “Ben çocuk değilim”. Aslında ne diyoruz? Bana bu şekilde saygısız davranma. Bana nasıl hissetmem gerektiğini söyleme ya da hissettiklerime nasıl tepki vermem gerektiğini. Bana insan değilmişim gibi davranma! Öyleyse çocuklara böyle davranılmasında neden sorun yok? Daha da kötüye gidiyor. Yalnızca çocuklara ötekileştirilen bir grup olarak davranılmıyor aynı zamanda küçümsenen bir grup olduklarını da öğreniyorlar. Çocuk ya da bebek kelimesi bir aşağılama olarak kullanılıyor. Çocukça kelimesi genellikle negatif bir niteleme olarak kullanılıyor. Ve çocuklar bunu kendi kimlikleri olarak duyuyor ve okuyorlar.

Dr Stacey Patton, çocukların baskı altına alınması ve kendimizi içinde bulduğumuz toplum arasındaki rahatsız edici bağlantıyı işaret eden az sayıdaki bilim insanından biri, bir çocuk hakları savunucusu. Bence, işte bu yüzden, çocuklarla nasıl yaşadığımız ve onların erişebildiği eğitim olanakları, birer toplumsal adalet meselesi. Diyor ki, herhangi bir ırk, cinsiyet, sınıf ya da cinselliğe dayanan toplumsal bir baskı düzenini; her bir genç insan neslini dünyaya gelir gelmez yok etmeden, yeniden üretemezsiniz. Üzücü bir şekilde hepimiz bu baskıyı hayatlarımızın ilk 18 yılında deneyimliyoruz.

Bu baskının bir adı var, aslında iki: Yetişkincilik ya da Çocukçuluk. Yetişkincilik, yetişkinlerin genç insanların üzerine hakimiyetini kabul eden ve yetişkinlerin gençleri baskılamasına neden olan otomatik bir varsayımdır. Bu yapısal bir düzeyde – örneğin zorunlu okullaşma ile- ve bireysel bir düzeyde, baskın ebeveynlik ile gerçekleşir. Ve sonra, sevgimizin en derininden ve en iyi niyetlerimizden alıp; gelecek bir nesli bu korkunç deneyimin içine bırakırız. Onları öğrenmelerine ket vuran, eğitim haklarına saldıran, onları insan yerine koymayan okullara gitmeye zorlarız. Bu gerçekten de her bir genç insan neslinin yaşamasını istediğimiz bir deneyim mi?

Tüm bunların sonucunda, kendimizi içinde bulduğumuz toplumdan hoşlanıyor muyuz? Ben hoşlanmıyorum. Bence bu toplum parçalanmış, saldırgan ve yokedici. Ve bize bu döngüyü kırmamız için yalvarıyor. Bu döngüyü kırabiliriz! Bir baskı aracı olarak okulların yerine, bir özgürlük pratiği olarak eğitimi koyarak bu döngüyü kırabiliriz. Genç insanlar üzerinde baskı kurmak yerine onlarla işbirliği yaparak bu döngüyü kırabiliriz. Toplulukça işbirliği lehine bireysel rekabeti en aza indirerek bu döngüyü kırabiliriz.

Sonuç olarak ortaya ne çıkabilir? Anaakım yerine Çokluakım, travma yerine sağlamlık, öğrenme hiyerarşileri yerine öğrenme toplulukları. Eğer ben sağlamsam ve parçalanmamışsam ve her birimiz sağlamsak ve parçalanmamışsak; o zaman bizim yarattığımız topluluk da sağlamdır ve parçalanmamıştır. Ve eğer topluluğumuz sağlamsa ve parçalanmamışsa, o zaman her birimiz serpilip gelişebiliriz… Ben varım, çünkü biz varız! Güney Afrika’da buna Ubuntu diyoruz. Bir özgürlük pratiği olarak eğitim, Ubuntu felsefesiyle desteklenir. Bir Ubuntu Pedagojisi!

Sizleri öğrenmeyi yeniden hayal etmeye, eğitimi yeniden hayal etmeye ve topluluğu yeniden hayal etmeye davet etmek için buradayım. Bu hayallerin diğer tarafında, çocukları onurlandıran hayret verici bir dünya uzanıyor. Hadi orada buluşalım.

Zakiyya Ismail Eğitimde bir özgürlük savunucusu. Üç çocuğu her zaman okulsuzdu. Okulsuzluğun dekolonizasyonla, toplumsal dönüşümle olan ilişkisine dair izlenimlerini ve okulsuzluğun toplumsal adaletin yaratılmasındaki rolünü sürekli paylaşıyor ve destekliyor.

*zihinlerin madenleştirilmesi: Belli türde bir çıktı almak amacıyla, zihnimizin alt üst edilerek, gelecekte bize hizmet edemeyecek hale getirilmesi olarak açıklanmıştır.

Çeviri: Özlem Arkun

Düzenlemeler için Gamze Boztepe ve Sinan Erdoğan’a içten teşekkürler.

COVID-19 Çağında Evokulluluk: Altı Okulsuz Ebeveynden Tavsiyeler

Aşağıdaki metin I’m Unschooled. Yes I Can Write adlı blogdan alınarak çevrilmiştir. Idzie Desmarais’e Teşekkürler.

***

Zor zamanlar yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde bu krizle başa çıkmaya çalışırken, herkesin hayatı altüst oldu. Ve bu kadar ani olan değişimlerden biri de, böyle bir pozisyonda olacağını hiç beklemeyen sayısız insanın bir anda kendini bir tür evokulluk yaparken bulmasıydı. Biraz daha ilerlemeden önce belirtmeliyim ki, normalde evokulluluk buna pek benzemiyor, ve böyle olmaması da gerekiyor. “Ev” kısmı okulsuz ailelerin evlerine zincirlendikleri anlamına gelmiyor, aslında evokullular genellikle çeşitli kurslardan, evokullu kooperatiflerinden, spor faaliyetlerinden, topluluk merkezlerinden, müzelerden, parklardan ve kulüplerden oldukça faydalanıyor. Bu hepimiz için izole edici bir zaman, tabi ki normalde okula gitmeyenlerimiz için de öyle. Ama aynı zamanda, bazı açılardan hali hazırda, öyle ya da böyle evokullu olanlar için bu süreç biraz daha tanıdık. Okul-suz kısmı oldukça aşikar, ama bu aynı zamanda aile olarak birlikte çokça zaman geçirmek ve çokça yapılandırılmamış zaman demek. Bunu akılda tutarak, umuyorum ki halihazırda öz yönelimli, okul dışı, hayat boyu öğrenmeyi savunan, bir kaç okulsuz ebeveynin düşüncelerini ve tavsiyelerini paylaşmak faydalı olacaktır. Söylediklerinde birbiriyle örtüşen yanlar olduğu gibi bazı ilginç farklılıklar da var ve umarım en azından bazı sözleri sizde de karşılığını bulur, sizi rahatlatır ya da fikirler verir. Bu bir deneme zamanı, ve umarım bundan mümkün olduğu kadar çokça nezaket ve sakinlikle çıkabiliriz.

Zakiyya Ismail

Günümüz batı toplumunun belirgin özelliklerinden biri ayrışma. Bir çok aile – tercih ya da gerekliliklerden dolayı- günlerinin en güzel kısımlarını birbirinden ayrı geçiriyor. Genellikle bu ayrışma kopukluğu da beraberinde getiriyor. Bu reçete edilen fiziksel/sosyal mesafelenme bize beraberliği bahşetti. Fakat beraberlik, ayrılıklara alışkın olduğumuzda, her zaman kolay değil. Bu nedenle, birlikte olmayı, ortak bir ritmi bulmayı öğrenirken, birbirimizin etrafında ve birbirimizle dans ederken başka bir şeye ihtiyacımız var; “Sevecenlik”. Bu yüzden dans edin! Dansedin ve çocuğunuzla birlikte olmanın tadını çıkarın.

Ayrışmayı sürdüren online dersleri ve sonsuz etkinlik listelerini unutun ve bağlanmayı kucaklayın. Bu listelerin bir değeri var. Birer araç olarak. Hedef değil. Kendi listenizi yapın. Ailenizdeki bağları kuvvetlendirmenin farklı yollarının listesini çıkarın. Bağ kurmanın her bir insan için, bir çok yolu var. Bağlanmak sohbet etmeye, şaka yapmaya, en sevdiğin yemeği pişirmeye, rüyalarını ya da sırlarını paylaşmaya, hayal oyunları oynamaya, yaratmaya, sessizce oturmaya, beraberce oturmaya ve kendi kendine oturmaya benzer. Bağlanmak, sizin zihinsel ve ruhsal sağlığınız ve tüm ihtiyaçlarınızı karşılamak için bulduğunuz ortak bir dil gibidir. Ancak çoğunlukla bağlanma yargılarımızı ön kapıdan, beklentilerimizi ise arka kapıdan dışarı attığımızda ve sadece çocuklarımızla olduğumuz zaman, ortaya çıkan şeyi kucakladığımızda gelir.

Zakiyya Ismail, 20, 21 ve 13 yaşlarında üç okulsuz annesi. Websitesi Growing Minds’ı Twitter ve Instagram’da bulabilirsiniz.

Tiersa Mcqueen

Gevşeyin. Evde okulu kopyalamanın cezbedici olduğunu biliyorum, ama ebeveynlere kendi ritimlerini bulmayı ve aile olarak bir yol açmalarını öneriyorum. Koronavirüs bizi bilinmeyen bir bölgeye koydu ve gerçekten yarının ne getireceğini hiç bilmiyoruz. Bu belirsizlik bize okulun bir şeyleri yapma biçiminden ayrılıp, bizim kendine has çocuğumuz için en faydalı olacak şekilde bir şeyleri yapma fırsatı veriyor. Keyif alın. Çocuklarınızla neyi yapmaktan keyif alıyorsunuz? Özel bir tarif yapmak? Video oyunları oynamak? Sohbet etmek? Resim yapmak? Birlikte kitap okumak? Onlarla ne yapmaktan hoşlanıyorsanız, şimdi onu daha fazla yapın. Onlarla geçirdiğiniz vakitle bağlarınız güçlenecektir. Onlarla oynayın ve bırakın oynasınlar. Bırakın, oynamaları gerektiğini düşündüğünüzden daha da çok oynasınlar.

Çocuklar oynayarak epey çok öğrenirler. Çocuklarınızla gülmeye zaman ayırın. Bu sadece birbirinize daha yakın hissetmenizi sağlamaz aynı zamanda bu kafa karıştırıcı dönemde onların kaygılarını da azaltır. Bırakın yaşayarak öğrensinler. Çocuklar fevkalade esnektir ve yetişkinlerin sandığından çok daha fazlasını anlayabilirler. Şu anda normalde sadece yaz tatilinde sahip oldukları bir özgürlüğe sahipler. Şimdi onlara meraklı olma ve kendi eğitimlerinde özyönelimli olma şansı vermenin zamanı. Son olarak, beklenmedik evokullu ebeveynlere tavsiyem, bu dönemin nasıl hatırlanmasını istedileri üzerine düşünüp taşınmaları.

Maya Angelo’nun meşhur bir sözü var; “İnsanlar söylediklerinizi unutur, insanlar ne yaptığınızı unutur, ama insanlar asla onlara nasıl hissettirdiğinizi unutmaz.” Sizin çocuklarınız da evokullu deneyimleri süresince yapmak zorunda oldukları çalışma sayfalarının içeriklerini, sanal öğrenme sitelerini unutacaklar, ama bu süreç boyunca evde ailesiyle birlikte olmanın nasıl hissettirdiğini asla unutmayacaklar. Ebeveynlerinin bu sürece nasıl tepki verdiğini hatırlayacaklar, çünkü sizi izliyorlar ve öngörülemeyen birşeyler olduğunda bununla nasıl başa çıkacaklarını sizden öğreniyorlar.

Tiersa Mcqueen, 9 yaşında ikizler ve 12, 14 yaşındaki okulsuzların annesi. Onu da Twitter’da bulabilirsiniz.

Fotoğraf: Aaron Burden Unsplash

Vina Joy Duran

Bu pandemi, gerçekten bizim toplumumuzun adaletsiz yanlarını gösteren bir ayna oldu, buna yetişkinlerin çocukların üzerinde kontrol ve güç sahibi olmasının meşrulaşması da dahil. Bu, herhangi birine kişisel olarak yakıştırdığım bir yargıdan ziyade, yapmak zorunda olduğum önemli bir toplumsal eleştiri çünkü buradan iyi bir şey çıkacaksa, bu krizin ışık tuttuğu şeyleri yeniden düşünme fırsatı yaratarak mümkün olacak. Ancak bundan sonra yeni bir şey yaratabiliriz. Eğer bütün bunlardan hissettiğiniz rahatsızlıkla oturabiliyorsanız, işte size pek rağbet görmeyen tavsiyem: Bırakın çocuklarınız oynasın. Evet, sadece bırakın oynasınlar. Bu zaten hepimiz için oldukça stresli bir zaman. Sağda solda ebeveyn grupları arasında paylaşılan sert Coronavirus programını bir kenara bırakın. Lütfen. Evde okulu kopyalamayın.

Çocuklarınıza sadece onların olan, yapılandırılmamış zamanı ve mekanı verme fırsatını boşa harcamayın. Şu anda çocuklarınız tüm bu özgürlükle ne yapacağını bilmiyor olabilir, özellikle de daha uzun zamandan bu yana kapatılanlar. Çocuklarınız bir programlarının olmasına ve zamanlarını ne yaparak harcayacaklarına başkalarının karar vermesine alışkınlar. Bu yüzden onlara bu özgürlük hediyesini verin. Onlara sadece oynama, yeni bulunan bu boşlukla ne yapacaklarını keşfetme, yeni bir hobi bulma, ve onlarla gerçekten beraberce yapmak istediğiniz şeyleri bulma hediyesini verin. Bırakın günlerine kendileri karar versin. Bırakın sıkılsınlar. Sıkılmak ne güzel bir hediyedir. Sıkıntıdan çıkanlar inanılmazdır. Eğer çocuklarınıza tamamen özgürlük vermek sizi çok kaygılandırıyorsa, o zaman herkese iyi hissettirecek esnek ve serbest ritimler yaratın. Onlarla hayatı eyleyin. Çocuklarınızın her zaman öğrendiğine güvenin.

Ve işte hepsinden daha radikal bir fikir: Bırakın onlar SEÇSİN.

Vina Joy Duran 11 ve 4 yaşında iki okulsuz annesi. Vina daha önce kendi facebook hesabında yayınladığı daha uzun bir posttan yaptığım bu alıntıyı paylaşmama izin verme nezaketini gösterdi.

Jennifer Vogel McGrail

Bunlar belirsiz zamanlar. Bir çok insan ya çocuk bakımının bir yolunu bulmaya çalışıyor ya da bir sonraki maaşının nereden geleceğini düşünüyor. Eğer siz bir anda kendinizi çocuklarınızla birlikte evde kalırken bulduysanız, ne mutlu! Bu bir çok insanın ulaşamadığı bir fırsat. Çocuğunuzun okulu ev ödevleri yolluyor ya da sanal derslere geçiş yapıyor olabilir, sizin işiniz tadını çıkarmak. Bunu bir tatil gibi düşünün. Çocuklarınızın etrafta olmasının tadını çıkarın. Onlarla bu biricik zamanı birlikte geçiriyor olmanın tadını çıkarın. Başka türlü mümkün olamayacak olan, bu kısa anın tadını çıkarın.

Bu zamanı onlarla bağ kurmak için kullanın. En sevdikleri video oyunlarını oynarken (ve bir çok soru sorarken!) onları izleyin, onlarla kitap okuyun, kek pişirin, kutu oyunları oynayın, el işi yapın, koca bir kase mısır patlatın ve film izleyin, birlikte müzik yapın, size en sevdikleri Tik Tok danslarını öğretmelerine izin verin, aptalca videolar yapın ve bir sürü selfie çekin. Hayatları hakkında, arkadaşları ve dersleri hakkında konuşun. Hissediyor olabilecekleri korku ve belirsizlik duygularını yatıştırın. Güvende olduklarını hatırlatın. Onları tamamen yeni bir düzeyde tanıyın. Onların olduğu yerde buluşun. Odağınızı panikten, minnettarlığa çevirin.

Çocuklarınızla birlikte olacağınız bu beklenmedik zaman bir ceza değil bir lütuf. Bu zamanı çocuklarınızı gerçekten anlamak, onları takdir etmek ve tadını çıkarmak için harcayın ve okulda neler kaçırmış olabileceklerini düşünerek endişelenmeyin. Bu onların hayatında garip ve kafa karıştırıcı bir dönem ve sizden yani bu dünyada en çok güvendikleri insandan aldıkları, okulda öğrenecekleri herhangi bir şeyden çok daha kıymetli.

Jennifer Vogel McGrail, 23, 19, 15, ve 12, yaşlarındaki okulsuzların annesi ve The Path Less Taken adlı blogun yazarı.

Fotoğraf: Johnny Wall

Iris Chen

Çoğumuz yetişkinlerin ve çocukların hayatını ayrı bölmelere ayırmaya koşullandık. Yetişkinler genelde yetişkince şeyler yapmaya giderler, çocuklar da çocukça şeyler yapmaya ve bu ikili yatma saatinden önceki kaotik bir kaç saat dışında bir araya gelmez. Yetişkinler çocukları nasıl kontrol edeceklerini, nasıl eğlendireceklerini, nasıl eğiteceklerini bilirler ve çocukları sürekli meşgul tutarlar, ama aslında onlara bir şey yapmadan, onlarla birlikte basitçe hayatı yaşamayı bilmeyiz…

Covid 19 ile ilgili durum korkutucu ve bunaltıcı, ama aynı zamanda kendimizin olduğu kadar onların da temsilini, sınırlarını, bireyselliğini, ilgilerini ve ihtiyaçlarını onurlandırmayı deneyimlemek için bir fırsat olabilir. ONLARA bir şey yapmak yerine, ONLARLA olmayı deneyimlemeye nasıl başlayabileceğimize dair işte bir kaç fikir: Bağ kurun. Akademik şeyler hakkında fazla endişelenmeyin. Bu belirsiz zamanlarda, umursanacak son şey çocuğunuzun kesirleri toplayıp toplayamadığıdır. Bunun yerine, üretkenlikten ziyade, ilişkinizi ve bağınızı hedefiniz yapın. Ortaya çıkabilecek tüm güçlü duygular için yer açın.

Onların bağımsızlığına saygı gösterin. Duygusal olarak bağlanmak, göbekten bağlı olmak anlamına gelmez. Aslında bu birbirimizden bağımsız olarak bir şeyler yaparken daha rahat olmamız anlamına gelebilir çünkü birbirimize güveniriz. Her dakikalarını planlamaya çalışmak ya da kontrol etmeye çalışmak yerine, onlara seçmeleri ve günlerini kendilerinin yönetmesi için özgürlük verin. Eğer fikirlere ya da yapılara ihtiyaçları varsa onlara destek olun fakat zorlamayın ve ultimatomlardan kaçının.

Sınırları konuşun. Herkesin nasıl güvende olacağı ve herkesin ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağına dair bir aile toplantısı yapın. Kazan-Kazan çözümleri üzerine beyin fırtınası yapın, böylece hem çocuklar hem de yetişkinler kendilerine saygı duyulduğunu ve değer verildiğini hissetsin. Çocuklar sonrasında sizin temizlemek zorunda kalacağınız koca bir dağınıklık yaratmadan, nasıl kağıt hamuru ile deneyler yapabilir? Çocuklar evin içinde Nerf kovalamacası oynarken, siz yapacağınız online toplantı için ihtiyacınız olan huzur ve sessizliği nasıl bulacaksınız?

Biz yetişkinler olarak çocuklarımızla uzlaşmaya ve onları dinlemeye istekli olduğumuz zaman, çoğunlukla onlar da aynını yapıyorlar. Çocuklarla baskıya değil de işbirliğine dayanan bir ilişki biçimini nasıl geliştireceğini öğrenmek radikal bir yaklaşım değişikliği. Şu an, bunu deneyimlemeye başlamak için neredeyse herhangi bir zaman kadar iyi bir zaman.

Iris Chen, 12 ve 10 yaşlarındaki okulsuzların annesi ve Untigering isimli blogun yazarı.

Kelly Hogaboom

Hepimizi etkileyen ekonomik ve pratik uygulamalar dışında, çoğu okullu ebeveyn ve bakım verenin, çocuklarının sıkılmasından ya da okuldan geri kalmalarından endişe ettiğini görüyorum. Buna, bir çok okulsuzun “endişelenme, sadece sakin ol, dinlenme zamanı” nın farklı versiyonları ile karşılık verdiğini görüyorum ve tabiki hayat boyu okulsuzlar olarak bununla ne kastedildiğini anlayabiliyorum.

Benim ailem bu anlamda neredeyse yirmi yıldır “evden çıkmıyor” ve hiç bir zaman ne “sıkıldık” ne de “geride kaldık”. Ancak gerçek şu ki okullu aileler, okullaşma anlayışına ve girişimci bir hayat tarzı ve dünya görüşüne alışkınlar. Ebeveynler ve çocuklar şu anda çok fazla kaygı yaşıyorlar ve ebeveynlerin çoğu böylesi bir gerginlik altındayken, kendilerine güvenerek okulsuz bir anlayışa geçemeyecek. Kendine güvenmek bir anahtar ve kendine güven böyle zamanlarda az bulunabiliyor.

Benim ebeveynlere önerim öz bakım yapmaları, haberlere kısa süre bakmaları (ve sonra kapatmaları) ve bedenlerine en iyi gelecek alışkanlıklar edinerek kaygılarını azaltmaları olacak. Bir ebeveyn olarak, kendime koşulsuz bir şekilde şiddetle dikkat etmenin, bana çok fazla faydası oldu, böylece sürekli olarak kaygımı çocuklarıma aktarmıyordum. Duygusal süreçlerimizdeki ihtiyaçlarımız kısmını, güvendiğimiz yetişkin arkadaşlarımıza, destek gruplarına, terapistimize ya da ruhsal danışmanlarımıza bırakabiliriz.

Hadi, kendimize dikkat edelim ki çocuklarımıza dikkat edebilelim. Bir çok çocuk çevrimiçi ve bu dönemde onları destekleyecek arkadaşlıklara ve harika topluluklara sahip. Çocukların ve ergenlerin en çok ihtiyacı olan şey güvenli, besleyici, bağlı ve sakin bir ev. Bazı şeyleri o yöne çekebilmek için ne yapmamız gerekiyor? Bu türden değişiklikleri yapmak için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

Kelly Hogaboom, 16 ve 18 yaşındaki iki okulsuz annesi aynı zamanda Bespoke Hogaboom’da elbiseci ve tasarımcı.

Kaynak: I’m Unschooled Yes, I Can Write

Siyanür Zehirlenmesinde Nasıl Hayatta Kalınır

Bu yazı Ocak 2020′ de Tipping Points Magazine‘ de yayınlanmıştır.

Savaşımın koşulları eşit değil, çünkü eğitimi, dini, yasaları, orduları ve aşağılık hapishaneleri nefret dolu insanlar yönetmektedir. Bütün çocukların özgürlük içinde iyi insanlar olarak büyümesi için yalnızca bir avuç eğitimci çaba göstermektedir. Çocukların büyük çoğunluğu yaşam karşıtlığını benimseyip destekleyenler tarafından nefret dolu ceza dizgesiyle biçimlendirilmektedir.

Bu duygusuzluğa inananlarla yaşama inananlar arasında yer alan bir kuşaktır. Hiç kimse tarafsız kalamaz bu ölüm demek olur. iki yandan birinde yer almak zorundayız. ölümün yanında yer almak sorunlu çocuklar yaratır yaşamın yanında olmaksa bize sağlıklı çocuklar kazandırır.
 –A.S. Neill1

Epeyce bir süredir içinde yaşadığımız ve çocuklarımızı yetiştirdiğimiz bu sistemin bizi nefessiz bıraktığını düşünüyorum. Bunu düşündükçe de içinde yaşadığımız sistemin, yaşamdan çok ölüme hizmet ettiğine dair daha çok kanıt buluyorum. Tıpkı siyanüre maruz kalıyormuş gibi, fark etmeden belki sadece hafif bir acıbadem kokusuyla bizi yavaş yavaş zehirlediğini ve hayatta kalabilecek tek bir nokta bırakmadığını düşünüyorum. Bu sisteme siyanür sistemi adını verdim, ve bu çocukluğumuzdan başlayarak bizden ölü insanlar yaratmaya ya da en iyi ihtimalle etrafımızda olan her şeye gözlerimizi kulaklarımızı kapayıp, sessiz kalmaya zorlayan, binlerce ilmekle örülmüş bir sistem. Ve konu ebeveynliğe, okullara ya da konvansiyonel eğitime gelirse, bunlar en ölümcül ilmeklerin çoğunu oluşturuyorlar…

Yapmakta olduğum benzetme, bazı okuyucular tarafından absürd, gerçek dışı hatta saçma sapan olarak değerlendirilebilir. Bazı noktalarda abartılı ifadeler olduğuna katılabilirim yine de tüm bu benzerlikleri öylece görmezden gelemediğimi de söylemek zorundayım. Anlatacağım hikayelerin tümü gerçek hikayeler olduğunu düşününce ve bu hikayeler kafamın içinde dönüp durmaya devam ettikçe, çoğu zaman keskin bir acıbadem kokusu duyuyorum ve zorlukla nefes alıyorum.

Kimseniz kalmazsa, umudunuz da kalmaz mı?

Bundan birkaç ay önce, sabah haberlerini okurken, bir habere rastladım. İstanbul Fatih’te dört kardeş birlikte intihar etmişti. Kapının üzerine “içerde siyanür var polisi arayın” notu bırakan kardeşler, yataklarında yan yana yatarken bulundular. İlk bakışta, 48, 54, 56 ve 60 yaşlarındaki bu kardeşlerin neden birlikte intihar ettiğini kavramak zordu. Fakat kısa zamanda bu insanlara ailelerinden yüklü bir borç kaldığı, ikisinin kronik hasta olduğu, evdeki tek maaşa haciz konulduğu, borç ve icra denizinde yüzerken kiralarını, faturalarını da aylardır ödeyemedikleri hatta ekmeği bile borçla aldıkları ortaya çıktı. Onların ölü bulunduğu gün elektrik idaresi yaklaşık 600 liralık borcundan dolayı evin elektriğini kesti. Oya, Cüneyt, Kamuran ve Yaşar kendilerinden başka kimseleri olmadığından denemekten vazgeçtiklerinde, aynı nedenden dolayı kimsesizler mezarlığına gömüleceklerdi, ne varki eski bir dostları cenazeleri teslim aldı da isimleri ile gömüldüler…

Bu olay kadar trajik bir şekilde olay bir hafta kadar tartışıldı. Hükümet ekonomik koşullardan dolayı eleştirildi, hatta bazı eylemler yapıldı. Fakat bütün suçu ekonomik koşullara atmak doğru muydu? Eğer çevrelerinde apatik bireylerden oluşan bir kitle yerine, onlara destek olan, cesaretlendiren ve birlikte çözüm üreten insanlar olsaydı, yine de umut etmekten vazgeçerler miydi? Bu hala sırrını koruyor…Yaşarken kendi hayatlarını ilgilendiren konularda kararlarına danışılmayan bir toplumda, kadınların ya da çocukların “intihar ederken” de fikirleri sorulmayacaktır elbette.

Başkasının yerine karar vermek ne zaman zararsızdır?

Bu olayın hemen ardından, baba, anne ve 9 ve 5 yaşlarındaki 2 çocuğun hayatını kaybettiği başka bir siyanür ölümü gerçekleşti. Baba “hayatımıza son veriyoruz” diye bir not bırakmıştı ama bu kez sahne biraz daha farklıydı. Baba, çocukların ellerini tutuyordu ama anne çamaşır asarken yığılıp kalmıştı. Hayatına son vermeye karar veren biri neden çamaşır asar?

Babanın geride bıraktığı nota rağmen, onun diğerlerinin hayatlarını sonlandırmaya karar verdiği aşikardı. Bu planlanmış cinayet başka cinayetleri de tetikledi. Bir hafta sonra üç kişilik başka bir ailenin siyanür zehirlenmesinden hayatını kaybettiği haberlerdeydi, bu kez anne kaçmaya çalışırken kapının eşiğine yığılmıştı….

Tüm bu olaylarda, başka birinin yaşamına son vermeye karar vermek normalmiş gibi, finansal zorluklar ve depresyon tartışmaların ana odağı oldu. Gerçekte babalar, kadınların ve çocukların kendisinden güçsüz olduğuna ve onun ardından hayatta kalamayacaklarına dair bir inancı meşrulaştırıyorlardı. Yaşarken kendi hayatlarını ilgilendiren konularda kararlarına danışılmayan bir toplumda, kadınların ya da çocukların “intihar ederken” de fikirleri sorulmayacaktır elbette. Üstüne üstlük yaşadığımız toplumda “birisi için en iyi olan şeye, bir başkasının karar vermesi” meşru görülüyor hatta teşvik ediliyor. Son olarak hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu erkekler kibar ve iyi insanlar olarak anılıyorlar, fakat öyleyse kötülük nerede saklanıyor?Acaba bilginin kontrol edilmesi, manipulasyon ve durmaksızın bir zihin kontrolü üzerine kurulu, itaati, kendini feda etmeyi kutsayan bir sistem içinde mi yaşıyoruz?

“Tatlım, bu senin iyiliğin için…”

“Ne kadar üzücü bir gerçektir ki, en büyük kötülükler, iyi ya da kötü olmaya bir türlü karar veremeyen kimseler tarafından yapılır.” –Hannah Arendt2

Goebbels’in çocuklarının hikayesi muhtemelen siyanürle ölümler hakkındaki en dehşet verici hikayelerden biridir. 1945 yılının 1 Mayıs akşamında Nazi Propaganda bakanının altı çocuğu, bir Nazi doktoru tarafından morfinle uyuşturulduktan sonra dişlerinin arasında kırılan siyanür tabletleri ile zehirlendiler. İki gün sonra Sovyet askerleri tarafından bulunduklarında altısı da gecelikleri ile yataklarında yatıyorlardı, kızların saçlarına kurdeleler bağlanmıştı. Magda Goebbels onları siyanürle zehirlemeden hemen önce kızlarının saçlarını kendi elleriyle taramış, kurdelelerini bağlamıştı. Kendi çocuklarının Sovyet askerleri tarafından ölü bulunması için hazırlayan bir anne, dehşet romantik bir sahne değil mi? Mükemmel planlanmış bir “elveda”! Uyuşturmak için morfin, öldürmek için siyanür, daha güzel göstermek için gecelikler ve kurdeleler!

Çok açık ki Joseph Goebbels yüzyılın en önde gelen azmettiricilerinden biriydi. Nazi Almanya’sının Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak işini oldukça “başarılı” bir şekilde yerine getirmişti. Fakat eşinin ve kendisinin de bildiği gibi, bu çocuklar babalarının erdemsiz ve rezil eylemlerini dinleyerek büyüyeceklerdi. Bu yüzden, tıpkı yığınlar için yaptıkları gibi, çocuklar için de en iyisine onlar karar vereceklerdi. Kendi iyilikleri için utanç içinde yaşayacaklarına, güzel bir şekilde öleceklerdi.
Başkaları ” daha zayıf ya da güçsüz olduğu için” onların hayatlarını kontrol etmeyi meşrulaştırdığınızda bunun kolaylıkla daha da geniş alanlara yayılması şaşırtıcı değildir.

Nazi Propaganda Bakanı abartılı bir örnek olabilir, fakat “Nazi” ye değil de “propaganda”ya odaklanalım. Buradan başlarsak, totalitarizmin köklerini nereye kadar takip edebiliriz? Ya bu propaganda ırkçı değil de kapsayıcı bir örnek olsaydı, ya insanların eşit bir şekilde kardeşçe yaşadığı bir ütopya tasviri olsaydı?İtaatkar bir toplum yaratmak için mükemmel bir yol değil mi?

“Ah lütfen, sorgulamana gerek yok, inansan yeter!”

1978’in 18 Kasım günü, 300 kadarı çocuk 900’d olabilir, fakat “Nazi” ye değil de “propaganda”ya odaklanalım. Buradan başlarsak, totalitarizmin köklerini nereye kadar takip edebiliriz? Ya bu propaganda ırkçı değil de kapsayıcı bir örnek olsaydı, ya insanların eşit bir şekilde kardeşçe yaşadığı bir ütopya tasviri olsaydı?
en fazla insanın siyanür zehirlenmesi ile hayatını kaybettiği gündü. Halkın Tapınağı iyi niyetlerle, insani değerler için mücadele ediyordu fakat Amerikan tarihinin en büyük toplu katliamlarından birine dönüştü.

Tüm bu insanlar; ya kendilerini öldürmeye ikna edildiler ya da zorlandılar. Bu tarikat Guyana’da yağmur ormanlarının arasında dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir kolonide yaşıyordu. Bütün iletişim kanalları kontrol ediliyordu ve sürekli olarak tarikat lideri Jim Jones’un vaazlarının yayınladığı bir radyo hoparlör sistemi dışında, yayın yapan bir iletişim aracı yoktu. Bu vaazlar her gün durmaksızın “tarikata sadakati” kutsarken, herhangi bir eleştiri ya da ayrılık, ihanet olarak değerlendiriliyordu. Distopik mi görünüyor?

Zihin kontrolünün abartılı bir örneği olarak Jonestown katliamı 40 yıldan fazla süredir inceleniyor ve tartışılıyor. Fakat bu gerçekten de istisna ya da abartılı bir örnek mi? Acaba bilginin kontrol edilmesi, manipulasyon ve durmaksızın bir zihin kontrolü üzerine kurulu, itaati, kendini feda etmeyi kutsayan bir sistem içinde mi yaşıyoruz? Bilgi kaynaklarının gücü elinde tutanlar tarafından kontrol edildiğini biliyoruz, yalnızca seçilmiş haberler ya da propagandaları görüyor ya da duyuyoruz. Hiç kimse Tel Rıfat’ta bombalanarak parçalanan Kürt çocukları hakkında haberlere denk gelmiyor, oyun oynarken farketmeden bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeden kardeşleri duymuyor, yağmur ormanlarında katledilen insanları ya da Şili’de polisin öldürdüğü eylemcileri ve sır olarak kalan daha birçoğunu görmüyor.

13 yaşlarındayken, kompozisyon dersinde bir ödevimi okuduğumu hatırlıyorum. Suikasti hala gizemini koruyan bir gazeteci ile ilgiliydi. Bitirir bitirmez, benim yazdıklarımdan bağımsız bir şekilde, öğretmen nutuk çekmeye başlamıştı, bize temkinli olmayı, bu kadar da sorgulamamayı öğütlüyordu, o zaman beni şok eden bu durum, şimdi tamamen mantıklı geliyor.

Anaakım bir okulda eğitim gören bir çocuk olarak, benim ya da akranlarımın bir çok kez kurallara uymadığımızda ya da sadece konuştuğumuzda tehdit edildiğimiz ya da cezalandırıldığımız bir çok sahneye tanıklık ettim. Bununla birlikte bir çok kez bize doğru cevaplamamız beklenen sorular yöneltildi (“doğru” değil aslında “beklenen” cevabı vermemiz isteniyordu.) fakat neredeyse hiç sorgulamak için teşvik edilmedik. Bunu kişisel olarak algılamak isterdim ama ne yazık ki dünya üzerinde birçok ülkede, bir çok çocuk, her gün yıllar boyunca bunu deneyimliyor. İtaatkar bir toplum yaratmak için mükemmel bir yol değil mi?

Fakat belki de bizi zehirleyen sadece itaat değil, inkarın başka bir biçimidir, kendinin inkarı. Hannah Arendt ” Totaliter eğitimin amacı hiçbir zaman bir görüşün aşılanması olmamıştır; amaç, herhangi bir görüş oluşturma kapasitesini yıkmaktır.” derken çok haklı değil mi?Bütün yukarıdaki hikayeleri düşündüğümde, hakim olan sistem (adına ne derseniz deyin, kapitalizm, totalitarizm, otoriteryanizm, parlamenter demokrasi, ne olursa) bu sistem duygusuzluğa inananlar tarafından şekillendirilmiş.

Şimdi kendimizle ne yapacağız?

Konudan konuya atlarken yazdıklarımın sonuna doğru geliyorum, fakat bu noktada en başa, Neill’in “Çocukların büyük çoğunluğu yaşam karşıtlığını benimseyip destekleyenler tarafından, nefret dolu ceza dizgesiyle biçimlendirilmektedir.” sözlerine geri dönmek istiyorum. Bu sistem içerisinde büyümüş bir yetişkin olarak kendi hayatımda ve bir şekilde tanıklık ettiğim hayatlarda benzer tıkanmalarla karşılaşıyorum. Ve tüm bu eğitimin insanlar üzerindeki tahribatına odaklandıkça, farkediyorum ki hayatlarımız ne kadar farklı olursa olsun, çok benzer noktalarda tıkanmalar yaşıyoruz. Bu tıkanmalara yönelik çıkarımları ya da sorularımı şöyle sıralayabilirim:

Tıpkı sürekli sorulara cevaplar bulmaya çalışırken, sorgulamayı öğrenmenin kolay olmaması gibi, vaktinin çoğunu otorite tarafından belirlenen konulara harcaman ve ve kendi ilgilerini başkalarının ( anne, baba, öğretmen ya da lider) hatırına bir kenara atman beklenirken, kişisel ilgilerini ve ihtiyaçlarını fark etmek de kolay değil.

Birileri sürekli senin yerine karar verdiğinde bir şeyden emin olmak ya da bir şeye karar vermek kolay değil.

Ya da, sürekli dışsal zorunluluklar ve dışsal motivasyonlarla bir yerlere sürüklenirken kendi zamanını planlamak ve yönetmek imkansız hale gelir.

Sürekli birilerinden iyi olmaya zorlanırken ya da durmaksızın başkalarıyla karşılaştırılıp, değerlendirildiğinde, işbirliği yapabilmek, birbirine empati gösterebilmek ya da sadece kendinle barışık olmak imkansız hale gelmez mi?

Çocukluktan başlayarak, çaresizce sakat bırakarak, kendi özümüzden, kendimizi gerçekleştirmekten, kendimize saygı duymaktan, kendimizle barışık olmaktan ve kendimizi sevmekten mahrum kalıyoruz. Neill’in tanımlamasını hatırlayacak olursak, kendiyle ya da başkasıyla sürekli savaş içinde olan mutsuz, sorunlu yetişkinlerden oluşan hasta bir toplum.
Bu hepimiz için zehirli değil mi? Hepimiz bunun normal olduğuna, başka türlüsünün mümkün olmadığına inandırılıyoruz, Kendi gerçekliğimize dair olan her şeyi gömdüğümüzde, geriye kalanlarla idare etmeye çalışıyoruz, eğer geriye bir şey kalıyorsa…

Etli bitkilerin bir fotoğrafı
Orijinal fotoğraf Scott Webb

Nasıl hayatta kalacağız?

Bütün yukarıdaki hikayeleri düşündüğümde, hakim olan sistem (adına ne derseniz deyin, kapitalizm, totalitarizm, otoriteryanizm, parlamenter demokrasi, ne olursa) bu sistem duygusuzluğa inananlar tarafından şekillendirilmiş. İnsanlık tarihinde gittikçe derinleşen toplumsal, ekonomik, ekolojik krizlerin ortasında, çılgın bir zamanda yaşıyoruz. Bir çok şeyden bahsettikten sonra itiraf etmeliyim ki, bu siyanür sistemine maruz kalındığında, hayatta nasıl kalınır sorusunun kesin cevabini bilmiyorum. Fakat başka soruları da akla getiren bazı sorularım var.
Acaba dünyayı severek, sorumluluğunu alacak kadar cesur muyuz?
Yaşamımızın ana kaynakları olan sevgi ve empatinin yaşamlarımıza yön vermesine izin verebilir miyiz?
Sorgulamaya ve cevapları birlikte aramaya hazır mıyız?
Ortak faydalar için birlikte çalışan ve birbirinden sorumlu olan bir topluluk halinde yaşamak için el ele vermeye hazır mıyız?
Eski çürümüş değerleri bir kenara bırakıp yenilenmeyi kucaklayabilecek miyiz?
Yeni ve genç olanların bizim yerimizi almalarına müsade edecek miyiz?

Bu soruları buraya bırakıp daha fazlasını düşünerek, bitirirken Wilhelm Reich’in Geleceğin Çocukları’nda söylediklerine katılmadan edemiyorum.

Çocuklarımıza nasıl bir dünya kuracaklarını söyleyemeyiz, söylememeliyiz. Ama onları kendi kararlarını alabilecek, kendi yollarını bulabilecek, kendi geleceklerini oluşturabilecek ve bütün bunları çocuklarına aktarabilecek biçimde akıllıca donatabiliriz.3

[1] Neill, Alexander S., çev. Nilgün Şarman, Özgürlük Okulu, Payel Yayınları, 2000. sf 131
[2] Arendt, Hannah. The life of the Mind : One/Thinking, Two/Willing. Hartcourt, 1981.
[3] Reich et al. Children of the Future : On the Prevention of Sexual Pathology. Farrar Straus Giroux, 1984.

Yap Boz Oyun Alanları ve Oyun İşçiliği Üzerine: Oyun Nedir? – 1

“Oyunu tanımlamaya çalışmak aşkı tanımlamaya çalışmak gibidir. Bunu yapamazsınız. Bunun için çok büyüktür.”

Gordon Sturrock

Bunu aklımızın bir köşesinde tutarak, bir anlığına durup düşünelim. Çocukluğumuzdan bize kalan oyun anılarımızı gözümüzün önüne getirelim. O sırada ne yapıyoruz? Neredeyiz? Sesler? Kokular? Dışarıda mıyız? Oynadığımız yerde yetişkinler var mı? Ya da varlıklarını önemsiyor muyuz?Henüz bir kaç gün önce katıldığım bir etkinlik bu sorularla başladı. Gözlerimizi kapatıp çocukluğumuza geri dönerek yaptığımız bu “tehlikeli yolculuk”tan, “gerçek dünyaya” geri döndüğümüzde hepimizin yüzünde o zamanlardan kalan bir gülümseme asılıydı. Tüm bu romantizmi bir kenara koyarak anılarımızda ortak olan şeyleri konuşmaya başladığımızda ise oldukça belirgin iki benzerlik vardı. İlki: Çoğumuz açık alandaydık, bahçede, inşaatta, parkta, ormanda… İkincisi: Bulunduğumuz ortamda yetişkinler yoktu ya da önemsizlerdi.Tüm bu hatıraların trajikomik tarafı ise, bu etkinliğe katılan bireylerin çoğu, hayatlarının önemli bir kısmını çocuk olarak geçirmelerine rağmen, bu soru kendilerine sorulana kadar, bu anılarını hepten tozlanmak üzere raflara kaldırmıştı.Pop Up Adventure Play’ in kurucularından Suzanna Law ve Morgan Leichter Saxby’nin kendi oyun alanı deneyimlerinden de bahsederek, genel olarak oyun işçiliği ve çocuk güdümlü oyun üzerine gerçekleştirdiği bu etkinlik, katılan bir avuç şanslı insan için, bir zamanlar çocuk olduğunu ve çocukken neleri yapmaktan hoşlandığını; dolayısıyla çocuk olmanın neye benzediğini ya da çocukların neleri yapmaktan hoşlandığını yeniden ve yeniden düşünmek için güzel bir başlangıç oldu. Tabi bu arada yetişkinler olarak kendimizi çok ciddiye aldığımızı ya da rolümüzü belki de biraz fazla abarttığımızı ve hatta ve hatta zaman zaman çocuklardan rol çaldığımızı anlamamız çok uzun sürmedi. Aslında bu etkinliğe katılma fırsatı bulan bir avuç oyun savunucusunun kafasında bunlara benzer sorular yankılanıyordu: – Çocuklara şu ya da bu oyunu, şöyle ya da böyle oynamalarını söylemek çocuklara ne kazandırır ya da “değerli fikirlerimizi” kendimize saklasak ne kaybederiz? – Yetişkinler onlara neyi nasıl yapacaklarını söylemediklerinde, çocuklar ne yapıyorlar ya da bir şey yapıyorlar mı?- Yetişkinler olarak çocuklar için neyin faydalı/eğlenceli/rahatlatıcı olduğuna karar vermek ne kadar doğru?Bu soruların cevabını aramak elbete başka soruları da beraberinde getiriyor ve aslında başladığımız yere geri dönüyoruz. Oyun nedir?Alengirli bir tanım yapmaya kalkarsak oyun; özgürce seçilmiş, kişisel olarak şekillenen, içsel olarak motive edilen bir süreç. Yani, ne zaman istersek o zaman, nasıl istersek öyle, kendi ihtiyaçlarımıza ya da “kendimize” göre bir süreç. Daha nacizane bir tanım yapmak istersek 8 yaşındaki bir çocuğun dilinden; “Oyun kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği zamanlarda yaptığım şey” dir. Oyun bazen bir elmayı kabuğunu koparmadan soymaya çalışmak, bazen boğuşmak, bazen ebelemece, bazen öylece uzanıp bulutları izlemek, bazen şarkı uydurmak, bazen bir baraka yapmak olabilir. Oyun etkinliğin kendisinden ziyade bir duygu, bir zihin durumudur, dolayısıyla özneldir. Oyun zaman, mekan ve izin verilen her yerde açığa çıkabilir, eğlence, özgürlük ve esnekliği beraberinde getirir. Oyun, çocukluğun evrensel dilidir. Peki bugün (özellikle) büyük şehirlerde yaşayan çocuklar ne kadar oyun olanağı bulabiliyorlar? Sadece oynamak için oynamalarına izin veriliyor mu yoksa oyun hep başka şeylere kurban mı ediliyor? Oynamak istediklerinde ne gibi engellerle karşılaşıyorlar? Ya da yetişkinler olarak bu engelleri kaldırmanın ve oyun olanaklarını arttırmanın yolu nereden/nerelerden geçebilir?

Devamı ikinci bölümde:

Yap Boz Oyun Alanları ve Oyun İşçiliği Üzerine: Oyun İşçiliği – 2

Oynamak Müthiş Bir Macera Olacak!*

Macera Oyun Alanlarına ilk defa Joel Spring’in Özgür Eğitim kitabında rastlamıştım. Bu fikir beni gerçekten çok heyecanlandırmıştı.  Aynı anda hem yıkmak hem yaratmak, hem de hepsi çocukların ellerinde! Bu bir ütopya tarifi gibiydi, bana göre bu çürümüş bir dünyayı ve onun çürümüş değerlerini toptan yıkarak onun yerine işbirliği, sevgi ve özgürlükle yeni bir dünya yaratmanın provasıydı.

İlk şok dalgasının ardından (bahsi geçen sayfaları onlarca kere okuyup, altını çizip, notlar lıp, hayallere daldıktan sonra) Kendimi “Bunu nasıl yapabilirim? Bunu nasıl mümkün kılabilirim? Bu imkansız mı? diye kendime sorular sorarken buldum. O sırada Çılgın Şapkacı, harikalar diyarından çıkıp kulağıma fısıldadı, “Yalnızca öyle olduğuna inanırsan imkansız!” Ve bende öyle olmadığına inanmaya başladım.

Bu neredeyse bir yıl önceydi, hayatımda bir kavşak noktasına gelmiştim. Ama ne kavşak! Varlığından bile haberdar olmadığım  ama karşılaştığımda sanki onları ezelden beri tanıyormuşum gibi hissettiğim insanlarla kesişti yollarım. İşte buralarda bir yerde Suzanna ve Morgan ile tanıştım ve böylece Yap Boz Macerası başlamış oldu.

Spring’in kitabında macera oyun alanları ile ilk karşılaşmamdan kaynaklı olsa gerek her zaman sabit, sahip olunan alanlar üzerinden düşündüğümü fark ettim. Oysa Yap Boz Oyun Alanları bu zorunluluğu ortadan kaldırıyordu. Yap Boz Oyun Alanları “Bir varmış bir yokmuş”tu! Zamanın birinde bir yerde  var olabilir ve sonra birden yok olabilirler, bunu ıspatlayamazsınız, ama aksini de ispatlayamazsınız. Her an her yerde olabilir, birden karşınıza çıkabilirler.

İşte böylece Yap Boz Oyun alanları kurmaya başladım. İlkini kızımın şerefine onun beşinci doğum gününde yaptık,  bir kısmı onun sınıf arkadaşlarından oluşan bir grup çocukla beraber. Sonra başka bir tane daha yaptık, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha…. Çok geçmeden Yap Boz macerasının bağımlısı oldum, belki de bu sadece çocukların özgürce oynamalarını izlemenin ne kadar büyüleyici olduğunu gördüğüm için oldu. Bu oyunbaz patikada yürümeye başladığımdan bu yana farkettim ki Yap Boz Oyun alanları bir çeşit simya gibi. Onlar hurdaları herhangi bir şeye ve/veya herşeye dönüştürebiliyorlar. Bu gözünüzün önünde gerçekleşen bir mucize gibi. 

Bir Yap Boz Oyun alanı yürütürken bir yetişkin ya da deneyimsiz bir oyun işçisi şöyle düşünebilir:  “ Eyvah şimdi ne yapacağım?” “Malzemeler dağıldı, parçalandı.. şimdi ne olacak?” “Şimdi bunu nasıl yürüteceğim?!” “ Bu tehlikeli bir durum mu yoksa bu çocuk risk alarak kendi sınırlarını mı keşfediyor/ zorluyor?” gibi, gibi… Fakat bu yol boyunca bir oyunişçisi kelimenin tam anlamıyla “çocuklara güvenmeyi” öğreniyor! Onlara izin verirseniz size herşeyi öğretiyorlar! En önemlisi size umut veriyorlar ve  o küçük soğuk kalbinizi ısıtıveriyorlar.

Hayatımda özgür oyuna yer açmaya karar verdiğim günden bu yana bir çok şey değişti. “Daha renkli” bir insan olmaya başladım. Geldiğim noktada çöp konteynırları gözüme  birer hazine sandığı gibi görünüyor, içinde ne var diye bakmadan geçemiyorum. Kendimi konvansiyonel oyun parklarını hacklerken ya da günlük bir aktivite olarak çöpten bulduklarımı eve taşırken buluyorum! (Bu arada evimi gerçeküstü bir iki katlı daireye taşıdım, gerçeküstü çünkü üst kat bir çocuğun sığabileceğinden biraz yüksek- John Malkovich Olmak filmindeki yedi buçukuncu kata benziyor) Alis Harikalar Diyarında kitabında Alis’in  “Bu sabah kim olduğumu biliyordum ama o zamandan bu yana bir kaç kez değiştim” demesi her zaman beni gülümsetmiştir. Şimdi her defasında üst kata çıkınca dev gibi olup, alt kata inince yeniden küçülürken onu çok iyi anlıyorum…

Yap Boz Maceralarım boyunca çok şey öğrendim, hayal kurmayı ve bu hayali gerçekleştirmeyi, gözlemlemeyi ve akışına bırakmayı, sahip olduğum hurdalarla yetinip, bu hurdaları neye istiyorsam ona çevirmeyi öğrendim.

Tehlikeleri fark etmeyi ve risk almayı biraz öğrendim. Şimdi görüyorum ki bir kişinin bir işi yapmaya korkması ama yine de yapmaya devam  etmesi onu cesur yapıyor. Ve hepimizin kendi yolunda yürümeye devam ettikçe öğrendiğini öğrendim. Ve herbirimizin kendi hızı ve kendi öğrenme yöntemlerinin olduğunu.

Bir çok kez tilkinin küçük prense verdiği  sırrını hatırladım: “Gerçeğin mayası göze görünmez, yalnızca yüreğiyle bakanlar gerçeği görebilir.” Defalarca  bir karton kutunun yalnızca bir karton kutu olmadığını içinden her an, herhangi bir şeyin çıkabileceğini gördüm. Bu bazen bir koyun bazen ise Aya yolculuk oldu.

Tüm bunları çocuklardan öğrendim ve hala öğreniyorum.

Şimdilik hikayemin sonuna gelmişken, Peter Pan’in kendi  sonu karşılarken bile hissettiği oyunbaz coşkuyu hatırlıyorum! Ben de geldiğim noktada onu şöyle söyleyebilirim: “Oynamak müthiş bir macera olacak!” ve gerçekten  de öyle!

*Bu yazı Aralık 2019’da Pop-Up Adventure Play için yazılmıştır.

Avcı Toplayıcılardan Gerontokratik Topluma: Çocuğun Değişen Konumu

İnsanlık tarihinin 1.8 milyon yıl boyunca aynı yaşam döngüsünü sürdürdüğü su götürmez bir gerçek. Bebeklik, çocukluk, ergenlik yetişkinlik.. Bu hiç değişmedi. Ama milyonlarca yıllık insanlık tarihi boyunca değişen toplumsal ilişkiler, değişen yaşamsal koşullar ya da üretim- tüketim alışkanlıkları bu döngüye bakış açımızda da bazı değişiklikleri beraberinde getirdi.

Bu yazıda çocukluğa, ve çocukluğa dair yaklaşımlarımızda gerçekleşen değişimlere ve bunların tarihsel, sosyal ya da politik arka planlarını inceleyerek, bu değişimin ne yönde ya da hangi gerekliliklerle gerçekleştiğine; ve bu değişimin sonuçlarına göz atacağız. Bu tarihsel çizgideki sapmaları ve yol ayrımlarını takip ederek başka bir bakış açısının ya da yaklaşımın mümkün olup olmadığını tartışacağız.

Çocukları Anlamak Bu Kadar “Zor” mu?

… Çocuklar ise binlerce yıldan beri aynıdır. Uyku saatleri geldiğinde babalarını kandırmak için bize bir şeyler anlat da uyuyalım diyerek babalarına öykü üstüne öykü anlattırırlardı. Krallıklar, politik düzenler, toplumsal yapılar yükselir ve düşerken çocukların kaprislerinin hiç değişmeden kaldığını bilmek ne kadar huzur verici…

“Eski Atina Yaşantısında Bir Gün”

Hayatımız boyunca şanslıysak geriye dönük bir özlem ve nostaljiyle hatırladığımız; ama o kadar da şanslı değilsek hayatımızın geri kalanı boyunca başa çıkmaya ve sağaltmaya çalıştığımız anılarla hatırladığımız çocukluğumuz, bizim olduğumuz kişi olmamızdaki en önemli kesittir belki de. Freud’dan yıllar sonra bile bugün hala psikologlar çocukluğumuza “inerek” cevaplar bulmaya çalışıyorlar. Nörologlar, pedagoglar, eğitimciler, ebeveynler her biri ayrı ayrı yollardan çocukluğu tanımlamaya çalışıyorlar. Milyonlarca makale, yüz binlerce kitap, binlerce yöntem, yüzlerce farklı yaklaşım… Her biri benzer sorulara cevap arıyor, benzer sorulara birbirinden “çok farklı” cevaplar veriyor…

Oysa bu soruların cevabı hepimizde var. Eğer büyüdüysek, mutlaka çocuktuk. Ve çocukken nelerin bizi üzdüğünü ya da mutlu ettiğini kendimize sorduğumuzda, birbirmizden ne kadar farklı olsak da, verdiğimiz cevaplar birbirine çok benzemiyor mu?

Belki doğru “yaklaşımın” ne olduğunu anlamak için, bütün bu araştırmaları bir kenarda tutarak, bir insan yavrusuyken neye ihtiyaç duyduğumuzu ve neyin bizi yaraladığını hatırlamamız gerekiyor.

Ezilenlerin Ezileni Çocuklar

“Tarih boyunca, toplumdaki hiç bir sınıf çocuklardan daha çok ezilmemiştir.”

Alexander Khost

Çocukluk hepimizin hayatının bir dönemini kapsayan bir süreçtir ve herkesin hayatının bir parçası olan bu dönem, bugün dahi hala süregelen, en yaygın ve en uzun süreli baskı biçimi olmuştur. Çocuklar toplumsal hiyerarşide çoğu zaman daha az “insan” görülür, çocukların kendi kararlarını vermelerine, istedikleri şeyi yaparak vakitlerini geçirmelerine, izin verilmez. Çocuklara zorla birşeyler yaptırmak ya da yedirmek “normal” kabul edilir… Bugün dünyanın neresine gidersek gidelim, genel kabul gören, doğruluğuna inanılan bir perspektiftir bu. Bu düşüncenin kaynağında elbette yetişkinlerin bilgi, deneyim, beceri olarak daha üstün oldukları kabulü vardır. Bu kabulü tartışmayı sonraya bırakarak şimdilik şunu soralım:

Çocuklara neden böyle davranıyoruz ya da bu şekilde davranarak neyi amaçlıyoruz?

Avcı Toplayıcılar ve Çocukları

Aslında insanlık tarihine baktığımızda çocuklara bu şekilde davranmamızın tarihi çok eskilere dayanmıyor. İnsanlık tarihinin oldukça geniş bir zaman dilimi (yaklaşık 1,8 milyon yıl boyunca) avcı-toplayıcılar çocuklara saygı ile yaklaşıyorlardı. Hatta farklı coğrafyalarda birçok avcı toplayıcı toplulukta çocuğa vurmak, ensest gibi bir tabudur.

Avcı toplayıcı topluluklarda çocuklar 4 yaşından itibaren topluluktaki diğer çocuklarla birlikte gün doğumundan gün batımına kadar yetişkinlerin müdahalesi ve gözetimi olmaksızın istediklerini oynamakta özgürdür. Çocukları büyürken, topluluğun bütün faaliyetlerine tanıklık ederek ve kültürün bütün araçlarını kullanarak büyürler. Çocukların hemen hemen bütün av malzemeleriyle (zehirli oklar dışında), kesici – delici aletlerle, ateşle oynamalarına engel olunmaz. Çocukların tüm bunları erişim fırsatı vardır.

Böylece oynadıkları oyunlar; toplama, avlanma, baraka inşa etme, alet yapma, yemek hazırlama, avcılara karşı savunma, doğum, bebekle ilgilenme, şifacılık oyunlarıdır. Ve oyun ilerledikçe, beceriler gelişir ve etkinlikler verimli hale gelir. “Oyun işe dönüşür ama oyun olma özelliğini kaybetmez. Hatta daha da eğlenceli hale gelir çünkü bu üretici faaliyet bütün topluluğa fayda sağlayan ve herkes tarafından takdir edilen bir etkinliğe dönüşür.” (Peter Gray)

Aslında bu durum yetişkinler için de aynıdır. “İlkel topluluklarda iş ve boş zaman ayrımına rastlamazsınız.” (Pierre Clastres) Avcı toplayıcıların işi oyundur. Her bir faaliyet gönüllülükle ve oyunbazlıkla yapılır. Bununla birlikte toplulukta birlikte yaşadığı insanlarla mutlu olmayan birey, kendini daha mutlu hissettiği başka bir topluluğa katılmakta özgürdür. Yani oyundan keyif almayan oynamayı bırakabilir o yüzden herkes birbirini gözeterek oyunun herkes için keyifli olmasını sağlar. Bu çok zor koşullarda hayatta kalabilmek için önemli bir meziyettir. Taşlık, çamurlu kaygan dik bir yamaçtan yukarıya bir sal taşımak zorunda olan bir grup avcı toplayıcı için bu “söylenilecek” bir meseleden ziyade, bunu eğlenilecek bir oyundur. Bu zor durum bir mücadele oyununa dönüştüğünde, herkes için daha keyifli bir hal alır. Aralarından biri düşüp salın altında kaldıkça daha çok gülerler ve her seferinde yeniden ayağa kalkar eğlenceye devam ederler..

Toprağı Çitlemek, Buğdayı “Yetiştirmek”, Atları “Eğitmek”

Tarihte ilk kez bir toprak parçasının etrafını çitle çevirip burası benimdir diyen insan; bu dünya senin eserin…

Jean Jacques Rousseau

İnsanlık tarihinin kayda değer bir kısmı avcı toplayıcı olarak geçse de, on bin yıl kadar önce, bu yaşam tarzını ve ilişki biçimini kökünden değiştiren bazı “gelişmeler” oldu. İnsanlar daha yerleşik hayatlar yaşamaya başladılar, toprağı işlediler, hayvanları evcilleştirdiler. Bütün bu değişimler, bu toplulukların ilişki biçimlerinde başka değişiklikleri tetikledi. Sahip olanlar ve olmayanlar arasındaki fark belirginleştikçe, toplumsal ilişkilerde hiyerarşi de görünür olmaya başladı. Eşitlikçi toplum yapısı ve bu yapıyı oluşturan unsurlar birer birer ortadan kalkarken mülkiyet, mülkiyetli ilişki biçimleri, tahakküm ve ayrımcılık gibi unsurlar ortaya çıktı.

Toprağı işlemek avcı toplayıcılara göre daha uzun saatler çalışmayı ve tekrarlanan hareketleri yapmayı gerektiriyordu. Bu işler avcı toplayıcılarınki kadar karmaşık değildi, sadece “katlanmayı” öğrenmek gerekiyordu. Avcı toplayıcılarda olmayan iş ve oyun ayrımı belirginleşti, hatta çocuklara da iş düşüyordu; çapalamak, tohum atmak, ekinleri toplamak… Herbiri çocuklar tarafından da yapılabilirdi. Elbette bunun için çocukları buna ikna etmek ya da zorlamak gerekiyordu. Böylece buğdayı yetiştirip, atları eğitmeye başlayan yetişkinler, çocukları da “yetiştirmeye” ve “eğitmeye” başladı.

Bu toplumsal ilişki biçimlerinde ortaya çıkan hiyerarşi, daha yaşlı olanın daha genç üzerinde ya da daha deneyimli olanın daha deneyimsiz olan üzerinde kurduğu tahakkümü beraberinde getirdi. Gelişen gerontokratik ilişkiler, çocuklara da yetişkinlere de “büyüklerin” sözünü dinlemeyi öğütlüyordu. Merkezi iktidarın güçlenmesi, sosyal adaletsizlikleri yaratan kurumların ortaya çıkması toplumsal ilişkilerde itaatin meşrulaşmasıyla “itaat” ya da “söz dinlemek” artık çocukken geliştirilmesi gereken bir “beceri” olarak görülmeye başlandı.

“Eğitime” Kimin İhtiyacı Var?

“Her şeyden önemlisi, çocuğun doğal inatçılığını kırmaktır. Çocuğun daha fazlasını öğrenmesini isteyen öğretmenler, çocuğun zekasını işlemeye adanırsa, yeteri kadarını yapmamıştır. En önemli görevini unutmuştur: Yani çocuğun iradesini kırmayı.”

August Herman Francke

17. yüzyılda Prusya’da zorunlu eğitimin politik bir araç olarak kullanılmaya başlanmasıyla birlikte, çocuklara uygulanan tahakkümün boyutu genişleyerek derinleşmiştir. Kısa zaman içerisinde Kıta Avrupası’nda ve Amerika’da da karşılık bulan zorunlu eğitim hem gelişmekte olan kapitalizm, hem de milliyetçilik öğretisinden güç alan ulus devletler için tam anlamıyla bir propaganda aracına dönüşmüştür. Özellikle Amerika’da sanayinin giderek güçlendiği 1906-1920 yılları arasında, Rockefeller ve Carnegie gibi kapitalistler zorunlu okullara Amerikan hükümetinden daha fazla yatırım yapmıştır. Talimatları okuyup basit aritmetik işlemlerini yapabilen işçilere duyulan ihtiyacı karşılamak için okul müfredatları okuma yazma ve matematik olarak planlanmıştır. Bugünkü zorunlu eğitim ve okul sisteminin kökenini ya da hangi ihtiyaçtan doğru ortaya çıktığını görmek “eğitim” konusunu yeniden düşünürken yerinde olacaktır.

Zorunlu eğitim yaklaşımını Prusya’da pratikleyen Francke’e göre çocuğun iradesini kırmak için sürekli gözlemlemek ve denetlemek gerekiyordu. Notlarında şöyle yazıyordu: “Gençler kendilerini düzene sokmayı bilmezler, kendi kendilerine bırakıldıklarında, doğaları gereği avareliğe ve günaha yatkındırlar. Bu yüzden Prusya Pietist Okulları’nda hiç bir çocuğun bir yetişkin gözetimi olmaksızın dışarı çıkmasına izin verilmez. Bir denetleyicinin varlığı onu günahtan uzak tutacak ve iradesini yavaş yavaş zayıflatacaktır.”

Bugün toplumda çocukların gözlenmesine dair “genel geçer doğru” kabul edilen bu anlayışların temelinde -tüm varoluş amacı otoritesinin bekası için çocukların iradesini kırmak – olan bir rahibin ağzından çıkan cümleler olduğunu görmek- sadece eğitime değil ebeveynlik yaklaşımlarımıza ya da çocuklara bakış açımıza farklı bir noktadan yaklaşabilmek için oldukça önemli bir noktada duruyor.

Eğitilmek İstemeyenler Sahnede

1911 yılının 5 Eylül günü bir arkadaşlarının öğretmenden dayak yemesi üzerine “Bu kadar yeter!” diyen çocuklar okulu terk ettiler ve greve gittiler. Llanelly Mercury gazetesindeki 7 Eylül tarihli bir habere göre bu isyan, herkesi greve çağıran bir notun yazılı olduğu kağıdı sınıfta dolaştıran bir çocuğun öğretmenden dayak yemesi üzerine, herkesin sınıfı terk etmesiyle başlamıştı. Bigyn okulundan çıkan çocuklar bağırarak ve şarkılar söyleyerek Llanelli sokaklarını doldurdular ve isyanın ateşi hepsini sardı...

Ders: İsyan Konu: Grev-1911 İngiltere’de Çocuk İsyanları

Elbette baskı ve tahakkümün olduğu her yerde ve her dönemde olduğu gibi bu noktada da -ezilenler- kendi direniş yöntemlerini geliştirdiler. Zorunlu eğitime ve çocukların tahakküm altına alınmasına karşı farklı dönemlerde, farklı coğrafyalarda birçok karşı çıkış oldu.

1805 yılında Pestalozzi İsviçre’de bir enstitü açtı, korku temelli yaklaşımı reddetti; çocuğa saygıyı yaklaşımının temeline oturttu. Yoksul halkın, köydeki çocukların kendilerini geliştirmelerine fırsat yaratmaya çalışmıştı. 1860’larda Rusya’da ise Leo Tolstoy, yaşadığı evi- Yasnaya Polyana’yı çocuklara açtı, çevre köylerden gelen çocuklarla, onların ihtiyacı ve talebi doğrultusunda dersler yaptı, masallar okudu, oyunlar oynadı. Tolstoy anılarında, Yasnaya Polyana’daki deneyiminde çocukların kendilerine hiçbir şey öğretilmesine ihtiyaç duymadıklarını fark ettiğini söylemişti.

1898’de Elisabeth ve Alexis Ferm NewYork’ta Amerika’daki ilk özgür okulu “Çocukların Oyunevi”ni açtılar. Çocukların kendi istediklerini şeyleri yaptıkları, ve talep ettikleri kadarını aldıkları, kurallar olmayan bu okul, özgürlükçü hareketler açısından da önemli bir noktadaydı. Politik baskının artmasıyla Alexis ve Elisabeth okulu Stelton’a taşıdılar. Okuldaki çocuklar ve aileleri de Stelton’a taşındılar ve böylece ilk kez çocukların ihtiyaçları çevresinde bir araya gelen bir topluluk olarak bir özgür okul modeli deneyimlediler. Bu deneyim bugün hala özgünlüğünü korumaktadır ve araştırmaya değer bir noktadadır.

1901’de Fransisco Ferrer ilk modern okulu kurdu ve kendisinden sonra yüzlercesine ilham verdi. 1909 yılında İspanya devleti tarafından düzmece bir yargılamanın ardından öldürülmesine karar verildiğinde son sözleri; “Modern Okul Çok Yaşa” olmuştu.

Farklı bir örnekte, 1911 sonbaharında hem okullarda hem fabrikalarda sömürülen, baskı altına alınan çocuklar sokaklara döküldüler, okulları taşladılar. Daha az ödev, daha çok tatil talep eden pankartlar ve sloganlarla bütün çocukları isyana katılmaya çağırdılar. Özellikle işçi hareketinin çok yoğun olduğu bölgelerde çocuklar okula karşı – hayatın kendilerine öğrettikleri ile direnişe geçtiler. ( 1911 Hull Çocuk İsyanları).

Kayda alınmamış, burada yer veremediğimiz tarihteki bir çok örnek, günümüzde benzer kaygılarla açılan merkezleri ilham vermiştir. Summerhill, Agile Öğrenme Merkezleri, Sudbury okulları gibi “eğitim”den ziyade çocukların kendilerini gerçekleştirmesinin ve içinde yaşadığı topluma dair sorunları tespit edip çözümler üretebilecek bireylerin, ketlenmeden, törpülenmeden, daha da yeşerip filizlenerek büyüyecekleri alanlar olarak varolma kaygısını da taşımaktadır.

Peki Çocuklar Ne İster?

“Çocukluk, mantığın karanlık saati gelmeden önce sesler, kokular ve görüntülerle ölçülür”

John Betjeman

Bu kez 1,8 milyon yıl öncesine değil kendi çocukluğumuza dönüp bakalım:

Yapmak istemediğimiz bir şeyi yapmaya zorlandığımızda aşağılanmış, değersiz hissetmiyor muyduk?

Bizi ne istediğimiz sorulmadan, yapmak istemediğimiz bir şeyi yapmamız beklendiğinde, bundan sıyrılmak için her yolu denemiyor muyduk?

Bizi aşağılayan küçük düşüren kişilerden, intikam almak için türlü yaratıcı yollar bulmuyor muyduk?

Risk aldıkça korkularımızı aşmıyor muyduk?

Oyunun kurallarını, oyuna her yeni katılan oyuncuya ya da kafamıza göre yeniden koymuyor muyduk?

Sınırları nereye kadar zorlayabileceğimizi merak etmiyor muyduk?

Kendimizi tehlikeli bir durumda bulduğumuzda, hemen güvenli bir noktaya çekilmenin bir yolunu aramıyor muyduk?

Sadece oynuyor olmaktan keyif aldığımız için oynamıyor muyduk?

Hep büyümeyi, bizden birkaç yaş büyük o karizmatik çocuk gibi olmayı istemiyor muyduk?

Gerçek anlamda saygı görmeye ve özgürlüğe ihtiyaç duymuyor muyduk?

Peki ya şimdi çocukluğumuzun “yetişkinler” tarafında nasıl harcandığını görüyorken, biraz daha empatiye ve biraz daha çocuk olmaya ihtiyacımız olduğunu hissetmiyor muyuz?

Dostane ilişkilerin arasında gönüllü birlikteliklerle yaşayacağımız anları hayal etmiyor muyuz?

Belki de bu yüzden artık mantığın karanlık saati gelmeden önce, seslerin kokuların ve görüntülerin peşinden koşanları izleyerek keyif almanın ve yalnızca onlarla oyun oynarken ciddi olmanın zamanı gelmiştir.

Belki çocuklara bir şeyler öğretmeye çalışmak yerine; biraz geri çekilip onlara saygı göstererek, onlara özgürlüklerini vererek kendi başlarına neler yapabileceklerini görmenin zamanı şimdidir.

Özlem Arkun

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 50. sayısında yayınlanmıştır.

Röportaj: Brooklyn Apple Academy’den Mesajımız Var

Özyönelimli bir öğrenme merkezi olan Brooklyn Apple Academy’de görev alan yürütücülerden biri olan Alexander Khost’un, Mayıs 2019’da İstanbul’da, Uluslararası Alternatif Eğitim Sempozyumuna katıldıktan sonra, Brooklyn Apple Academy’den çocuklarla gerçekleştirdiği röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

Alex: Öncelikle şunu söyleyeyim, Türkiye’de buraya benzer bir yer yok ve oradaki insanlar burada bir günün nasıl geçtiğini merak ediyorlar, neler yapıyorsunuz, nasıl karar alıyorsunuz, sıradan bir gün neye benziyor? İstersen adını, yaşını söyleyerek başlayabilirsin. Ve sonra da Brooklyn Apple Academy’de neler yapıyorsun, belki bundan biraz bahsedebilirsin?

BZ: Merhaba Ben BZ, 10 yaşındayım. Herkesin bu soruya benzer cevapları olacağını ama aynı zamanda da farklı cevapları olacağını düşünüyorum. Burada arkadaşlarla oyun oynuyoruz ve aslında bir biçimde insanlarla nasıl başa çıkacağımızı öğreniyoruz ama sanırım burada farklı şeyler yapan insanların farklı yanıtları olacaktır.

-İnsanlarla başa çıkma kısmını biraz açabilir misin, nasıl yapıyorsun, neleri kapsıyor?

Yani farklı geçmişlerden, farklı inançlardan ya da sadece farklı karakterlerden insanların buradaki herkesle çok yakın arkadaş olmak zorunda olmadığını, sadece insanlarla iletişime geçmeyi ve bir çatışma ortamı yaratmamayı öğrenmesi ve bunun gibi şeyler.

-Bunun hayatta önemli bir beceri olduğunu düşünüyor musun?

Evet.

-Peki geleneksel okulların bunu öğrettiğini düşünüyor musun?

Hayır, pek sayılmaz. Bence geleneksel okullar, eğer daha fazla yapılandırılmış bir yer istiyorsanız ve bağlı kalmanız gereken -oldukça ağır- bir ders programına sahip olmaktan hoşlanıyorsanız, iyi. Ama bu gerçekten nasıl biri olduğunuza bağlı, daha özgür olmaktan hoşlanıyorsanız evokulluluk, “otur, şimdi bunu yapıyoruz” gibi şeylerden hoşlanıyorsanız, geleneksel okullar.

Isa: Adım Isa. I-S-A şeklinde yazılıyor, E-S-A şeklinde değil. Birçok insan bunu yanlış heceliyor. Hatta bir arkadaşım var, bana mesaj attığında hep yanlış yazıyor, bu gerçekten can sıkıcı ama ona söylemek istemiyorum. 12 yaşındayım ama iki hafta içinde 13 olacağım, yani aslında 13 sayılır. Ben burada D&D (Dungeons & Dragons) oynatıyorum. Yani bir hikaye anlatıyorum ve bundan hoşlanan diğer insanlar hikayeme dahil oluyor ama genellikle olmuyorlar. Bir de Salı günleri iki arkadaşımla film çekiyoruz, bu gerçekten çok eğlenceli. Neredeyse bitirdik ama düzenlemek için yeterince vaktimiz olmayacak, muhtemelen evde bitireceğim.

-Filmin konusu nedir?

Ben Açlık Oyunları’nı okudum ve bir distopya yazmak istedim ama arkadaşım fantastik bir hikaye olsun istedi ve hikayeye öyle karar verdik.

Oliver: Ben Oliver, 10 yaşındayım. Burada günlerimiz çok çılgın geçiyor.

-Çılgın derken, biraz açar mısın?

Yani çılgın işte. Burada insanlar bir sürü şey yapıyor; masa oyunları ve video oyunlar oynuyor, parka gidiyor.

-Sence insanlar burada nasıl öğreniyorlar?

Burası “otur ve bir daha asla hatırlamayacağın 15 bölümlük testi çöz” gibi değil, daha fazlası. “Hey, bunu mu yapmak istiyorsun, evet bunu yapacağım.” Sonra onu yaparsın ve bir şeyler öğrenirsin.

-Sen burada öğrendiğin bir şeyle ilgili bir örnek verebilir misin?

Okumayı Minecraft oynayarak öğrendim.

-Peki insanlarla geçinmek konusunda bir şeyler öğrendiğini düşünüyor musun?

Evet elbette, ama Koca Billy hariç. O dün benim öğle yemeğimi çaldı.

-(Okuyucuya not) Ona inanmayın yalan söylüyor, burada Koca Billie diye biri yok.

Shaylem: Adım Shaylem. 11 yaşındayım. Brooklyn Apple için bir youtube kanalı yürütüyorum. Gazete kulübündeyim ve ayrıca şaka kulübünün kurucularındanım.

-Neden şaka kulübü?

Çünkü iyi şaka yapmanın birine bir şeyi daha güzel anlatmanın bir yolu olabileceğini düşünüyorum. Gazete Kulübü’nün editörüne bir şaka yaptık, çünkü gerçekten patronluk taslıyordu. Ben de ona küçük bir ders verebileceğimi düşündüm. Karşı tarafa mesaj vermenin eğlenceli bir yolu.

Türkiye’de evokulluluk yasal değil, ve bu röportajı okuyacak insanlar için bunun başka yollarına dair ya da sistemi nasıl değiştirebileceklerine ya da genel olarak neler yapılabileceğine dair bir tavsiyen var mı?

BZ: Benim Toronto’da olan şu anki okulum gibi olabilir, yapılandırılmış dersler var ama hala oyun oynayabiliyoruz. Brooklyn Apple Academy kadar özgür değil ama demokratik bir okul. Sınıflarımız var ama “sırana otur” falan gibi değil. Masalarımız var, öğretmen bir şeyler anlatırken minderlere oturmayı seviyoruz, arkadaşlarımızla birlikte oturabiliyoruz.

Bence çok stresli, katı ortamlar aslında çocukları travmatize ediyor. Yeteri kadar vakit var ve bence bazen “ben bunu yapacağım” demek ya da oyun oynamak ve bir şeylere bir süreliğine mola vermek çok yararlı.

Javier: İsyan. Ya da isyan değil de daha çok protestolar. Protestolar gerçekten çok eğlenceli.

-Sen hiç protestoya katıldın mı?

Evet, iklim değişikliği eylemine katıldım. Bir arkadaşımın ebeveynleri gözaltına alındı, bir de Noah tutuklandı.

-Noah kim?

Burayı kuran kişi, Apple Academy’i.

-Sence bu iyi bir şey miydi, kötü mü?

Bence çok havalı bir şey.

Oliver: Zor bir soru… Şu işe yarayabilir. Kendilerini sürekli okuldan attırsınlar, böylece ebeveynleri yeni bir okul ararken özgür olabilirler.

Shaylem: Okul sonrası için bir kulüp kurmayı deneyebilirler. Okuldan sonra böyle bir yerde vakit geçirebilirler. Oradaki okul sistemini bilmiyorum, yani neyi değiştireceklerini bilemiyorum.

Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

BZ: Arkadaşlar oradan bana biraz lokum yollayın lütfen, çok seviyorum, bayılıyorum. Yakın zamanda Türkiye’ye gidebilecek gibi görünmüyorum, yani bu yüzden lokum yollayın. Teşekkürler.

Shaylem: Burası süper bir yer!

Brooklyn Apple Academy’de özyönelimli eğitim nasıl uygulanır görmek isterseniz, buyrunuz:

Röportaj- Alexander Khost: “Eğitmeyen Okullarda Oyunla Öğrenmek”

Alternatif eğitim modelleri hakkında gerçekleştirdiğimiz araştırmalar, tartışmalar, yazılar ve röportajlara devam ediyoruz. Gazetemizin 47. sayısında öz yönelimli öğrenme hakkında röportaj yaptığımız Alexander Khost ile bu kez, Kadıköy’de gerçekleştirilen, alternatif eğitim üzerine farklı yaklaşımlardan pratiklerin aktarıldığı ve kendisinin de katıldığı sempozyum ve 26A Atölye’de yaptığı etkinlik üzerinden bir sohbet gerçekleştirdik.

Merhaba Alex, bazı okuyucularımızın bildiği gibi birkaç hafta önce bir sempozyum için Türkiye’deydin ve 26A Atölye’de öz yönelimli eğitim üzerine bir etkinlik gerçekleştirdin… Öncelikle çocuk hakları konusundaki perspektifini ve dünyanın birçok yerinde edindiğin deneyimleri öğrenmek bizim için çok ilham vericiydi. Buradaki deneyimin nasıldı ve Türkiye’deki durum hakkında izlenimlerin neler?

Her şeyden önce, Kolektif 26A’da tanıştığım harika insanlar beni o kadar nezaket ve içtenlikle karşıladı ki ne kadar teşekkür etsem azdır. Hepinize çok teşekkür ederim. Bana derinden ilham verdiniz. Alternatif Eğitim Sempozyumu da güzel bir buluşmaydı ama sempozyumun asıl ilgi alanı daha çok yukarıdan aşağı, yetişkin güdümlü eğitim modelleri gibi gözüküyordu ki bence bunlar hala çocuk haklarını ihlal ediyor.

Türkiye’de çocuk hakları mücadelesinin bir çok açıdan ABD’de olduğundan çok daha zorlu olduğunu görüyorum. ABD eğitim kanunları o kadar katı değil ve bu yüzden istersek Öz Yönelimli Eğitim yapıp “cezasız” kurtulabiliyoruz. Ancak baskıyla birlikte daha fazla tutku geliyor. Ve Türkiye’de çocuk haklarıyla ilgilenen insanların gerekli değişiklikleri yapmak için çok daha motive ve kararlı olduklarına şahit oldum. ABD, çoğu zaman topluma sahte “seçenek” sunarak, kapitalizmi gerçekten protesto etmemizin önünü tıkıyor.

Sonuçta çocuk haklarına inananlar her iki ülkede aynı mücadeleyi yürütüyor; çocuklar duygusal ve hatta bazen fiziksel şiddetle eziliyor. İnsanların büyük çoğunluğu bu durumun zalimliğini ve çocukluktaki ezilmenin topluma getirdiği korkunç etkileri anlamıyor gözüküyorlar.

Bir hayvan yaşamının erken döneminde travma yaşadığı zaman o hayvanın yetişkin olduğunda nasıl zorluklar çektiğini açıkça kabul ediyoruz. Fakat aynısının insanlar için geçerli olduğunu reddediyoruz. Devletin zorunlu müfredatını dayatmak travmadır, çocukları sıralara oturtup onlardan itaat istemek şiddettir. Bunu çocuklara yıllarca ve yıllarca ve yıllarca yapıyoruz ve onların kendi iyiliği için olduğunu söylüyoruz. Bu onların kendi iyiliği için değil, devletin çıkarı için. Bu durum en iyi ihtimalle şevki kırılmış yetişkinler yaratıyor, en kötüsü depresyon, endişe ve hatta intihar. Bu Türkiye’de, ABD’de ve dünyanın neredeyse her yerinde oluyor. Bunun durması gerek.

Kesinlikle. Sen kendini tanıtırken, genç hakları savunucusu olarak tanıtıyorsun. 26A’daki etkinliğe başlarken kurduğun bir cümle dikkatimi çekmişti: “Toplumun hiçbir kesimi, tarihin hiç bir döneminde çocuklardan daha çok ezilmiyor.” demiştin. Bu çok çarpıcı bir ifade. Bunu biraz açabilir misin – çocuk hakları konusunda ne sorunlar var?

İnsan haklarının tarihine bakarsak zulüm ve ayrımcılık, tarım ve zenginliğin bulunmasıyla başlıyor. Zamanın bu noktasında birçok insan grubu zenginlerin daha zengin olması için zorla idare ediliyordu. Bu sistem devam etti ve endüstri çağında genişledi ve tabii bugün halihazırda her yere yayılmış durumda. Açıkçası zulüm zulümdür; tahakkümün altında acı çeken her birey, bu işkenceci sistemin kurbanıdır ve bireylerin ya da grupların acılarını karşılaştırmaya gerek yok. Böyle demekle birlikte bu süreç boyunca çocuklar hemen her zaman haklarından mahrum bırakıldılar ve bu gün bile insandan aşağı görülüyorlar. Bana inanmıyorsanız herhangi bir kıtada herhangi bir çocuğun tuvalete gitmek için izin istemek zorunda olması, kendi varlıklarını biriktirmesine izin verilmemesi ya da onu etkileyen konularda karar verememesi gibi durumlara bakabilirsiniz. Ve tabii ki çocukluk herkesin yaşamının bir parçası olduğu için bugüne kadar sürmüş olan en kapsayıcı ve en uzun tahakküm biçimi.

Çocuklara ne yapacaklarını söylemeye başladığımızda onlara disiplini ve otoriteye itaat etmeyi öğrettiğimizi kabul etmeye başlamalıyız. Çocukların kendileri için önemli olan şeyler konusunda her gün kendi kararlarını verebilmeleri gerektiğini kabul etmeye başlamalıyız. Bunun anlamı ebeveynlerin, çocukların suda ve çamurda oynamak istediklerinde kirlenmelerine izin vermesidir. Bunun anlamı kendi yatma zamanlarını belirlemelerine izin vermek ve oyuncaklarını kimlerle paylaşmak istediklerini seçebilmeleri ya da mülkiyetlerini (mülkiyetimiz olacaksa tabi, ama bu başka bir gün yapılacak başka bir tartışma!). Bunun anlamı çocukların bir okul dersine gidip gitmemeyi seçmesine izin vermektir.

Aslında çocuk haklarının “eğitim”den çok daha fazlası olduğu açık. Çocukların katılımı sorunu hiç tartışılmıyor. Bu konuda ne yapabiliriz?

Eğitim çocukların yaşamının sadece bir parçası ve bu yüzden onların hak mücadelelerinin sadece bir parçası. Yaşamlarının büyük bir parçası oluyor çünkü toplum her gün çocukları okullara kapatıyor (“eğitiyor” yerine “okullara kapatıyor” demek istiyorum). Ve tabii çocukların özgürlüklerini kazanmalarına yardım etmenin önemli bir parçası. Ama başlayabileceğimiz tek yol bu değil. İlla eğitim reformuyla başlamak zorunda değiliz, ama bir noktada kesinlikle ele alınması gerekiyor.

Türkiye’deki eğitim kanunlarından anladığım kadarıyla buradan işe başlamak iyi bir seçim değil çünkü sistemi değiştirmek için gereken kavga şu an için çok büyük. Bunun yerine, çok daha az denetleme ve çok daha fazla etki alanı olan, çocukların okul dışı zamanlarıyla başlamayı öneriyorum. Kısaca açıklayayım:

Kendi çocuklarım tüm yaşamları boyunca Öz Yönelimli Eğitim ortamında bulundular. O zaman boyunca birçok insanın çocuklarıma ve bir ebeveyn olarak bana çok eleştirel baktıklarını gözlemledim. Sonra öz yönelimle aynı yöntemleri kullanan bir yaz kampı açtım ve aynı eleştirel ebeveynlerin çocuklarını benim programıma yazdırdığını görünce şaşırdım. Neden böyle olduğunu merak ettim ve hemen anladım ki ebeveynler (ve genel olarak toplum) öz yönelimli eğitimin çocuğun gelişimi için sağlıklı olduğunu ancak okul zamanı değil oyun zamanı olarak algıladığında kabul etmeye razı oluyor.

Bu yüzden yıllarca kendimi özgür oyun düşüncesi etrafında oluşan bir oyun alanı açmaya verdim. Bu oyun alanın adı “Bahçe” ve kurucu ortağı olduğum play:groundNYC (https://play-ground.nyc/) projesi tarafından işletiliyor. Geleneksel olarak okullanan binlerce çocuk her yıl bu oyun alanına akın ediyor ve daha önce fırsatını bulamadıkları öz yönelimi deneyimliyor.

Bu “hurda” ya da “macera” oyun alanlarının uzun bir geçmişi var (2. Dünya Savaşı sırasında başladılar) ve bazen “riskli oyun” denilen şeyin içinde çocuklara kendi kararlarını verebilecekleri zamanı ve mekanı sunuyor. Özetle bir araziyi çitliyorsunuz, her şeye karışan yetişkinleri uzak tutuyor ama çocukların haklarına saygı duyan “oyunişçileri”nden oluşan bir kadroyu hazır tutuyorsunuz, sonra da çocuklara oynayabilecekleri malzemeler veriyorsunuz. Hurda kullanılmasının nedeni, tanım gereği yetişkinler için hiçbir değerleri yok ve bu yüzden çocuklar hemen bu malzemeleri sahiplenebiliyor. Onlar kırabilir, yakabilir, boyayabilir, yağmurda 1 hafta bırakabilirler. Bunların hepsi bir yetişkinden izin isteme ihtiyacı duymadan yapılıyor.

Hurda oyun alanlarının arkasındaki ana kural (ve bütün ebeveynlere ve genç insanlarla çalışan yetişkinlere önerdiğim alıştırma) çocukların risk almalarını istiyoruz ve kazaları önlemek istiyoruz. İkisi de tehlikeli. Ama kazalar, çiviye basmak ya da sıcak sobaya dokunmak gibi çocuğun farkında olmadığı tehlikeler önlenmeli. Bir ağacın dalına tırmanmak ya da arkadaşıyla kılıç dövüşü yapmak gibi riskler kendi ilgilerini geliştirmek için bilinçli olarak aldıkları tehlikeler. Çocukların sağlıklı büyümesi için almak istedikleri bütün riskleri almalarına izin vermeliyiz.

Hurda oyun alanlarında çalıştıktan sonra farklı bir şeye geçtim, onlara Uçan Kadro diyorum. Temelde hurda oyun alanı ile aynı fikir ama bunda çitlenmiş bir arazi yok. Halk kütüphanesinde genç insanlarla buluşuyorum ve beraber nasıl zaman geçireceğimize karar veriyoruz. Tasarlanırken genç insanlara hiç önem verilmeyen ve dayatılan kanunlarında onları yok sayan bir şehirde kendimize bir mekan oluşturmaya çalışıyoruz. Ve her gün genelde “şaka” olarak tanımlanan şeyleri yaparak genç insanların sivil itaatsizliklerini çalışıyoruz.

İnanıyorum ki Türkiye’deki çocuk hakları hareketine yardım etmek istiyorsanız, başlamak için en iyi yer bu hurda oyun alanları ve benzeri kavramlar (basitçe çocuklarınızın evde özgürce oyun zamanı olmasına izin vermek dahil!). Ebeveynler, eğitimciler ve kanun yapıcılar böyle ortamların faydalarını görüp böyle bir atmosferde çocuklara güvenebileceklerini anladıkları zaman, yavaş yavaş bu kavramlar benimsenecek. O zaman bir güvenli ebeveynlik hareketi başlayabilir ve eğitim reformu kaçınılmaz olur. Bu yüzden hepinize İstanbul’da bir hurda oyun alanı açmak için uğraşmayı öneriyorum…

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 50. sayısında yayınlanmıştır.

Etkinlikte kullanılan slaytı bağlantıya tıklayarak görüntüleyebilirsiniz.

Alternatif Eğitime Bir Alternatif

Bu metin 25 Mayıs 2019 tarihinde Barış Manço Kültür Merkezinde yer alan, Uluslararası Alternatif Eğitim Sempozyumunun açılış panelinde; Play:ground NYC kurucularından, çocuk hakları savunucusu Alexander Khost’un yaptığı konuşmadan türkçeye çevrilmiştir.

Günaydın, benim türkçem iyi değil, yabancıyım.*

Bundan sonrasını İngilizce anlatacağım. Bir sene boyunca Ankara’da öğretmenlik yapmıştım, o yüzden birazcık Türkçe konuşabiliyorum. Adım Alexander Khost. New York Şehrinde yaşıyorum ve Brooklyn Apple Academy adında bir öğrenme merkezinde çalışıyorum. Size alternatif eğitime alternatif bir yöntemden bahsetmek için buradayım. Özyönelimli eğitim dediğimiz bu yöntem, okullarda, merkezlerde ya da evlerde “okulsuzluk” şeklinde uygulanabilir. Fakat bunlardan bahsetmeye başlamadan önce bir anlığına durmak ve insan olmanın tarihini düşünmek istiyorum.


1.8 milyon yıl boyunca insanlar eşitlikçi toplumlarda avcı toplayıcı olarak yaşadılar. Araştırmalar gösteriyor ki tüm kıtalarda, farklı coğrafyalardaki avcı toplayıcı topluluklar çocuklarını benzer şekilde yetiştiriyorlardı. Ortalama 4-5 yaşlarında çocuklar kendilerine bakan kişiden ayrılarak gidip oyun oynuyorlardı. Ve onlar, yetişkinlerin kullandığı tüm araçlara erişebiliyorlardı, mesela ateş, oklar, bıçaklar… ne isterlerse. Ve orada onları denetleyen hiç bir yetişkin yoktu, yani özyönelimliydiler. Bu şekilde 16-18 yaşlarına kadar oynuyorlardı. Yetişkinlerin arasına katılıp, avlanacakları, toplayacakları ya da topluluğun bir üyesi olarak ne istiyorlarsa onu yapacakları zamana kendileri karar veriyorlardı. On bin yıl kadar önce tarımı keşfettik, ve toprakları çitlemeye başladık. Böylece topraklara sahipleri ve toprak sahipleri için çalışanlar ortaya çıktı. Bu dönemde baskı ortaya çıktı, bazı insanlar belli türdeki işleri yapmaya ve öğrenmeye zorlanıyordu. Netleştirecek olursak, insanlık tarihinin yüzde doksan dokuzu avcı toplayıcı olarak yaşadık; insanlık tarihinin yüzde birinden daha az bir süredir ise benim ve sizin alışkın olduğumuz bu yaşam tarzını sürdürüyoruz.
200 yıl kadar önce Prusyalılar zorunlu eğitimi ve sertifikalı öğretmenliği ortaya çıkardılar. Bundan 150 ila 100 yıl öncesinde bir zaman aralığında, bu tarz bir sistem dünyaya yayıldı. Bu bir çoğumuza tanıdık gelen hatta içinde büyüdüğümüz kamusal eğitim sistemi.Eğer gelenekten ve geleneksel eğitimden bahsedecek olursak avcı toplayıcıları düşünmenizi isterim, çünkü gelenek uzun bir süreden bu yana yapılagelen şeyleri tarif etmek için kullanılır. Günümüzde popüler olan Prusyaların icat ettiği sistem için ise konvansiyonel eğitimi kullanacağım. Böyle bir giriş yapmak istedim çünkü birazdan size bahsedeceğim şey birçok insan için oldukça sıradışı ama aslında çocukların yüzyıllarca nasıl yetiştirildiğini düşündüğümüzde çok daha geleneksel.


Özyönelimli eğitim, çocukların kendileri için en iyi olan şeyin ne olduğunu bildiğine inanmaktır. Bu aslında bir çocuk hakları hareketidir, çocukların baskı altına alınmasına karşıdır. Benim ve özyönelimli eğitimi savunanların düşüncelerine göre bir yetişkinin bir çocuğu bir sırada oturmaya zorlayarak, bir yetişkinin önemli olduğunu düşündüğü şeyleri öğrenmeye zorlamak baskıcıdır. Hatta bunun şiddet olduğunu söyleyebiliriz. Ve eğer durum böyleyse, bir çocuğu bu baskıdan azade nasıl yetiştirebilirsiniz?
Ben Özyönelimli Eğitim Birliği** adında bir örgütte çalışıyorum. Özyönelimli eğitimde kullanılan altı basit süreç var, kısaca bunların üzerinden geçeceğim:

-Eğitimin çocukların sorumluluğu olduğuna dair sosyal beklenti

-Oynamak keşfetmek, kendi isteklerini hayata geçirmek için kısıtlanmamış zaman

-Kültürün araçlarıyla oynama olanağı

-Yargılamayan sadece yardım eden, farklı yetişkinlere erişme olanağı

-Benim en önemli olduğunu düşündüğüm, çocuklar ve ergenler arasında karma yaş grubu.

-Sonuncusu ise istikrarlı, saygılı ve destekleyici bir sosyal çevre.


Şimdi sizden iş çıkış saatinde kalabalık bir metro istasyonunu hayal etmenizi istiyorum. Eğer buradaki insanları gözlemleyen bir yabancı olsaydınız, bu size bir kaos gibi görünürdü. Oradan oraya koşturan insanlar, bir sürü farklı şey yapıyorlar, bir sürü ses, gürültü… Ama yine de bu tren istasyonu bir bakıma bir mucizedir. Oradaki her bir insanın kafasında bir varış noktası vardır. Ve oradaki herkes işbirliği içinde çalışır, ve böylece herkes nereye gitmek isterse oraya gidebilir. Eğer özyönelimli bir grup çocuğu birlikte oynarken ya da çalışırken görürseniz, bu tren istasyonunda gördüğünüz manzaraya çok benzerdir. Çoğunlukla çok dağınık yerlerdir, benim çocuklarımın da gittiği özyönelimli öğrenme merkezinde, içeriye ilk girdiğinizde çoğu zaman yerlerde bir sürü kirli çorap vardır. Ortalıkta bağıran, farklı oyuncaklarla koşturup duran çocuklar vardır. Ve insanlar böyle bir merkeze ilk defa girdiklerinde genelde yüzlerinde böyle dehşete düşmüş bir ifade olur. Bu yüzden bu insanlara bir an durup düşünmeleri için genellikle bu tren istasyonu benzetmesini yaparım. Ve tıpkı tren istasyonundaki bir yolcu gibi, eğer oradaki bir çocuğu uzun bir süre takip ederseniz, fark edersiniz ki bu çocuklar öğreniyor, diğerleriyle işbirliği yapıyor ve ne yönde gitmek isterse o yönde gitmekte özgürler. Ve yine tekrarlayacak olursak bu 1.8 milyon yıl boyunca avcı toplayıcıların yaptığına çok benzerdir. Bu yöntemin neye benzediğini kafanızda canlandırmanız açısından bir örnek faydalı olacaktır.


Bu hafta bu sunumu hazırlarken, (Fotoğraftan bir çocuğu göstererek) bu çocuğun adı Shaylem, benden bir şey yapmamı istedi. 5 ay önce bir pazartesi günü canı sıkılmıştı. Ben de ona yapabileceği bir şeyler önermiştim. Yanlış anlaşılmaya yer vermemek için söylüyorum, ben Shaylem’ı üç yıldır tanıyorum ve ilgi alanlarını epey biliyorum. Ve ona bir sanat tarihi dersi önerdim. Bu benim konvansiyonel bir öğretmen olarak çalıştığım yıllarda verdiğim bir dersti. O bu fikri sevdi ve birlikte böyle bir sınıf açmaya karar verdik. Ve böylece çalıştığım merkezdeki çocuklara sanat tarihi dersine katılmakla ilgilenen kimse var mı diye sormaya başladık. Beş kadar çocuk katılmak istedi. Biri 5 yaşında, ikisi yedi yaşında ve biri 11 biri de 12 yaşında. Her pazartesi kütüphane buluştuk. Mağara resimleriyle başlayan bir sanat tarihi dersine başladık, yola devam ettik ve bu pazartesi soyut ekspresyonizme kadar geldik. Ben ressam Jackson Pollock’tan bahsettim. Ve onun boyaları sıçratarak resim yaptığı videoları izlemeye başladık ve çocuklar bundan çok heyecanlandı. Çalıştığım merkezin hemen yanında bir boya dükkanı olduğunu hatırladım, onlar bazen bize bedava boya kovaları veriyorlardı. Çocuklara bir gidip bize boya verip veremeyeceklerini sormayı önerdim. Çok büyük bir kumaş parçası bulduk. Ve New York şehrindeki bir çatıya çıktık, boya kovalarını açtımnve ortaya bu (resmi göstererek) çıktı. Pazartesi günü bunu yarattılar. Merkezde bulunan ama sanat tarihi dersini almayan bir sürü çocuk kafasını pencereden çıkarıp “hey biz de boyayabilir miyiz” diye sordular. Ve böylece hepsi bize yardım etmeye başladılar. Kısa bir süre içinde çatıda bir sürü çocukla birlikteydim. İçeri girmek istediklerinde ayakkabılarının altında boyalar vardı ve bende ayaklarının altına kartonlar bantladım ve eğlenmelerine izin verdim. Ve orada durup çocuklar birbirleriyle konuşurken dinledim. Sanat tarihi dersi alanlar almayanlara bazı açıklamalar yapıyorlardı. “Bu Jackson Pollock tarzı bir soyut ekspresyonizm çalışması” diyorlardı. Size garanti ederim bu çocukların yarısı ne Jackson Pollock ismini ne de soyut ekspresyonizmin ne olduğunu hatırlamayacaklar. Ama bir dahaki sefere müzeye gittiklerinde, bir soyut ekspresyonizm örneği gördüklerinde bunu çok güzel anlayacaklar. Bitirecek olursak, bu sadece bir örnek, bu eğitim yönteminde çok çok farklı yöntemler var. Benim çocuklarım doğduklarından bu yana bu yöntemle büyüdüler. Evet okumayı yazmayı ve temel matematiği biliyorlar. Nasıl öğrendiler hiç bir fikrim yok! Çok teşekkürler.


*Bu kısım dışındakiler ingilizceden çevrilmiştir 🙂

**Alliance for Self Directed Education

Video: Zeynep Kaya Özdemir