Bin Nehir – Carol Black

Modern dünyanın çocuklar ve öğrenme hakkında unuttukları.

Geçen gün nasıl olduysa Twitter sayfamda aşağıdaki ifade göründü:

“Kendiliğinden okumayı öğrenme, bazı çocuklarda meydana gelir. Büyük çoğunluğu seslerin açıkça öğretilmesine ihtiyaç duyar ve hepsi bu işten faydalanabilir.” 

Sonradan, bu 127 karakterlik bildirinin; yakında çıkacak olan Brilliant:The Science of How We Get Smarter (Muhteşem: Nasıl Daha Zeki Olabileceğimizin Bilimi) adlı kitabın yazarı aynı zamanda da bir gazeteci ve danışman olan, nasıl öğrendiğimiz ve bunu nasıl daha iyi yapabileceğimiz hakkında konuşmalar da yapan,  genç bir kadın tarafından yayınlandığı ortaya çıktı.

Bu olay beni kızdırdı. Sadece, birinci sınıfta okumayı öğrenmiş olsan bile ses biliminde kötü olma ihtimalinin mümkün olduğunu kişisel olarak kanıtlamış olduğum için kızmadım. Kızdığım diğer şey kadının tonlamasıydı;  sonraki paylaşımlarında ortaya çıktığı üzere, konu hakkında yüksek güvence veren bu ton, ileri sürdüğü şeyin doğru olduğunu gösteren “araştırma” ve “bilgi” ile elde edilmişti.

Son yüzyıl boyunca eğitim kuruluşlarından bu tarz “bilimsel” bildiriler ortaya çıkmıştır. Her kuşağın kanıtlamış olduğu doğruların bir sonraki kuşak tarafından “zararlı çılgınlık” olarak keşfedildiği gerçeği, zamanın ortaya yeni çıkmış kesinliklerini çocuklar üzerinde uygulamaya meraklı uzman gruplarının cesaretini asla kırmaz. Havalı otoritelerinin ses tonu hepimize net bir mesaj verir. “Biz çocukların nasıl öğrendiğini biliyoruz. Siz bilmiyorsunuz.”

Ve bize bunu açıklarlar.

Bush yönetimi tarafından yapılan bir panel vasıtasıyla ses bilimi hakkında “bilimsel fikir birliği” oluşturulmuş ve bu “bilimsel fikir birliği” ders kitabı ve test hazırlama endüstrisinde olan Bush destekçilerine ödül olarak verilmiş, hükümet sözleşmelerinde bulunan milyarlarca doları meşrulaştırmak için kullanılmıştır. No Child Left Behind  (Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın) ve  Race to the Top (Zirveye Yarış) yılları boyunca bu fikir yaygın olarak kabul edilmiştir. Bu yüzden eğer tarih bir kılavuzsa günleri sayılıdır. Herhangi bir gün ses biliminin küçük çocuklara doğrudan öğretiminin zararlı olduğunu, zihinlerini karıştırıp onları korkuttuğunu  ve okumaktan nefret ettirdiğini (hepimiz bunun genellikle doğru olduğunu biliyoruz o yüzden bilim bunu keşfetse çok iyi olur) kanıtlayan yeni bir araştırma yapılacak ve milyonlarca yeni ders kitabı, test ve öğretmen kılavuz kitabı Bush’un McGraw-Hill’ deki eski arkadaşlarından vergi mükellefi fiyatına satın alınmak zorunda kalınacaktır.

Bu süreçle ilgili sorunlar çoktur ancak benim altını çizmek istediğim problem şudur: Buna sebep olan ulaşılabilir bilgi hakikaten, “insanların nasıl öğrendiğinin bilimi” değil “ insanlara okulda neler olduğunun bilimidir”. Ben şunu farkettim: Bugün insanlar, çocukların gerçekten neye benzediklerini bilmiyorlar. Onlar, sadece çocukların okullardaki halini biliyorlar.

Bildiğimiz okullar, kendi içlerinde geniş bir sosyal deneydirler ve tarihsel olarak çok kısa bir süreliğine var olmuşlardır. Bu noktada birçok bilgi vardır. Amerikalıların dörtte biri dünyanın güneşin etrafında döndüğünü bilmez. Amerikalıların yarısı, antibiyotiğin bir virüsü tedavi etmeyeceğini bilmez. Amerikalı lise mezunlarının yüzde kırk beşi,  ilk Anayasa değişikliğinin basın özgürlüğünü getirdiğini bilmez. Bunları bilmek çok zor değildir. Eğer hipotez;  evrensel zorunlu okullaşmanın, bilgili ve ciddi biçimde okur yazar olan vatandaşlar yaratmanın en iyi yolu olduğuysa, bu bilgilere çıplak gözle bakan herkes sonuçların en iyi ihtimalle karışık olduğunu kabul edilecektir. En kötü ihtimalle de felaket getiren türdendirler: Belki birkaç süper bakteri türü bu noktayı bize kanıtlamak üzeredir.

Bilgisayar kullanmayı nasıl öğrendiniz? Bir arkadaşınız size yardım mı etti? El kitapçığını mı okudunuz? Sadece oturup oynamaya mı başladınız? Bunların hepsinden biraz mı yaptınız? Yoksa hatırlamıyor musunuz? Sadece öğrendiniz, değil mi?

Diğer bir taraftan Amerikan Devrimi sırasında kuzeydoğu kolonilerindeki neredeyse tüm beyaz Amerikalı göçmenler okuma yazma biliyordu; okula gittikleri ya da ses bilimi dersleri aldıkları için kesinlikle değil, o zamanlar onlar yoktu. Thomas Paine’in  Common Sense (Sağduyu) kitabı kesinlikle hafif bir kitap değildir, basıldığı ilk yıl 500.000’in üzerinde sattı. Bugün eşdeğer bir kitap 60.000 satmaktadır. İnsanlar okumayı çeşitli yollarla öğrenmiştir: bazıları tek sınıflı okullardan, ama birçoğu annelerinden, özel öğretmenlerden, gezici vaizlerden, ustalardan, akrabalardan, komşulardan, arkadaşlardan… Onlar okuma yazma biliyor çünkü okuryazar bir toplumda, bir insandan bir sonrakine okuryazarlığı aktarmak gerçekten o kadar da zor değildir. İnsanlar bir yeteneği gerçekten isterse, bu bir virüs gibi yayılır. Deneseydiniz bunu durduramazdınız.

Başka bir deyişle, şu an bilgisayarları kullanabiliyor olmamızla tamamen aynı sebeplerle okuyup yazabiliyorlardı. Bilgisayar kullanmayı okulda öğrendiğimiz için bilmiyoruz, öğrenmek istediğimiz ve bizim için hangi yol en iyiyse o yolla öğrenmekte serbest olduğumuz için biliyoruz. Birçok insanın bu sürecin akıcılığı ve etkililiğini insanoğlunun özelliği olarak görmek yerine bilgisayarın özelliği olarak görmesi ironilerin en üzücüsüdür.

Modern dünyada okumayı 4 yaşına kadar öğrenmediğiniz sürece sizin için en iyi olan yolla öğrenme şansınız yoktur. Artık öğrenme süreciniz bilimsel olarak planlanmış, kontrol edilmiş, izlenmiş ve elde edilebilir en iyi bilgiye göre çalışan yüksek eğitimli “uzmanlar” tarafından değerlendirilmiş olacaktır. Eğer öğrenme tarzınız o yılın teorisiyle uyuşmazsa, küçük düşürülecek, terapi görecek, yakından takibe alınacak, damgalanacak, test edilecek ve en nihayetinde beyninizde hafif düzeyde zihinsel yetersizlik olduğuna dair teşhis edilip etiketleneceksinizdir.

Bilgisayar kullanmayı nasıl öğrendiniz? Bir arkadaşınız size yardım mı etti? El kitapçığını mı okudunuz? Sadece oturup oynamaya mı başladınız? Bunların hepsinden biraz mı yaptınız? Yoksa hatırlamıyor musunuz? Sadece öğrendiniz, değil mi?

Kurtların aynı yaştaki yavrularını yatırdıkları kuru ottan yuvaları vardır ve anne avlanmaya çıktığında bu yuvayı başka bir yetişkinin gözetimine bırakır; Kanada geyikleri, doğduktan birkaç dakika sonra kalkıp sürüyü takip edebilen buzağılar doğurur. İnsanların da içinde olduğu primatlar bir seferde tek yavru doğurur ve anne çalıştığı ya da yiyecek aradığı esnada bu yavruyu yanında taşır, sıklıkla da kalabalık akraba ve arkadaş ağıyla bu bakımı paylaşır.

Bütün sosyal memeliler bir yetişkin olarak hayatta kalmak için ihtiyaçları olacak becerileri aktarma ve öğrenme hakkında türlerine özel sosyal yapı ve davranış evrimi geçirmişlerdir. Bizim kendi türümüz yüz binlerce yıldan fazla bir süre, karma yaşlardan oluşan küçük toplumlarda yaşamak için evrim geçirmiştir. Bu toplumlarda çocuklar yetişkin faaliyetlerinin içinde yer alırlar, çevrelerinde kendinden büyük ve küçük çocuklar, büyükanne ve babalar olur, gerçek dünyanın içine dalmışlardır; hareket etme, oyun oynama, vücut antrenmanı yapma özgürlükleri bulunur ve gözlem yapma, taklit etme ve gelişimsel olarak hazır olduklarında da yetişkin eylemlerine katılma hakları vardır.

Hala bu modele göre yaşayan toplumlarda, bin yıldan fazla bir süredir gelişmekte olan zarif yerli pedagojiler, çocukların doğal gelişimine o kadar uygundur ki karmaşık ve incelikli beceriler neredeyse hiç uğraş vermeden kazanılabilir.

Kenya’daki herhangi bir Gikuyulu anne bir görevi bir çocuğa vermeden önce, çocuğun hazır olduğunu görmeyi beklemesi gerektiğini bilir. Hindistan ormanlarındaki herhangi bir Baigalı baba eğer bir çocuk bir şeyi dener ve sonra geriye çekilirse onu yalnız  bırakacağını bilir çünkü sonra denemek için tekrar geri gelecektir. Herhangi bir Yupikli yetişkin, küçük çocukların dersten çok hikayelerden, direkt anlatımdansa kendi elleriyle tecrübe etmekten daha iyi öğrendiklerini bilir. Papua Yeni Gine’den herhangi bir Forelu ebeveyn, çocukların bazen yetişkinler tarafından öğretilmekle değil de, daha büyük çocukları taklit etme yoluyla en iyi şekilde öğrendiklerini bilir.

Dünyanın her yerinden insanlar, “çocuklar ve öğrenme” hakkında bu şeyleri bilirler ve ilginç olarak, yazılım tasarlamayı öğrenme ya da bilimsel bir deneyi yönetme, ya da zarif bir makaleyi yazma hakkında, ren geyiği avlamayı öğrenme veya yağmur ormanlarındaki iyileştirici bitkileri tanımada oldukları kadar elverişlidirler.

Çocukların okuldaki davranışlarına bakarak insanoğlunun nasıl öğrendiği hakkında bilgi toplamak, katil balinaların su parklarındaki davranışlarına bakarak onlar hakkında bilgi toplamaya benzer.

Herhangi bir vahşi yaşam biyoloğu, eğer çevresi türlerinin zaman içinde gelişmiş olan sosyal ihtiyaçlarına cevap veremeyen türdense; hayvanat bahçesindeki bir hayvanın normal gelişmeyeceğini bilir. Ama artık biz bunu kendi adımıza bilmiyoruz. Çocukları karma yaştaki topluluklar yerine aynı yaştaki akran gruplarına yapay bir biçimde tecrit ederek onları günün büyük çoğunluğunda içeride ve sabit oturmaya mecbur bırakarak, bağlam içinde kullanılmış gerçek etkinlikler yerine, metin odaklı yapay materyallerden öğrenmelerini isteyerek, bir çocuğun gelişimsel hazırbulunuşluğunun ortaya  çıkmasını takip etmek yerine, öğrenmesi için keyfi ders programlarını zorla kabul ettirerek, kendi evrimleşmiş türümüzün davranışını kökünden değiştirdik. Sağduyumuz bize bütün bunların karmaşık ve tahmin edilemeyen sonuçları olacağını söylemelidir. Aslında söyler de. Bazı çocuklar bu, tamamen yapay çevrede işlev görebiliyor gibi görünse de gerçekte hatırı sayılır bir çoğunluğu da işlev göremiyor.

Dünya çapında her gün milyonlarca, milyonlarca ve milyonlarca normal ve sağlıklı çocuk, hayatları boyunca onları mahvedecek yollarla bir hata olarak etiketleniyor. Ve artarak okulun yapay çevresine uyum sağlayamayanlar zihinsel yetersizliğe sahip olduklarına dair teşhis edilip ilaçlara maruz bırakılıyorlar.

Biz, bu bağlamda insanoğlunun nasıl öğrendiğini araştırmak üzere yola çıktık. Ama çocukların okuldaki davranışlarına bakarak insanoğlunun nasıl öğrendiği hakkında bilgi toplamak; katil balinaların su parklarındaki davranışlarına bakarak onlar hakkında bilgi toplamaya benzer.

2010 yılında İngiliz Colombia Üniversitesi’nden üç kişilik bir araştırmacı grubu sosyal bilimlerde yankı uyandıran bir yazı yayımladı. Bu yazının yazarları Joseph Henrich, Steven J. Heine ve Ara Norenzayan sosyal bilimlerin yüz yıldır insan doğası ve davranışı hakkında yaptığı engin genellemelerin yapılışına meydan okudu. Bu genellemeler insanlığın dar bir kültürel alt kümesine dayanıyordu ve buna  “Western, Educated, Industrialized, Rich, Democtratic” (Batılı, Eğitimli, Sanayileşmiş, Zengin, Demokratik)  ya da “WEIRD” (ACAİP) toplumlar diyorlardı. Davranış Bilimlerinden baştan başa karşılaştırmalı bir veri tabanını gözden geçirdikten sonra, Henrich ve arkadaşları sadece bu toplumların insanlığın bütünün bir temsilcisi olmadığını değil, aynı zamanda birçok açıdan insan çeşitliliği çan eğrisinde en uç noktada olduklarını buldular; diğer bir deyişle “ACAİP  toplumların üyeleri, küçük çocuklar da dahil olmak üzere, insanlık hakkında genelleme yapabileceğimiz en son toplumlardır”. 

Birçok açıdan Amerikalılar çan eğrisinde Avrupalılardan daha ötedeydi; diğer bir deyişle, “uç değerin en ucundaydılar”.

Birçok açıdan Amerikalılar çan eğrisinde Avrupalılardan daha ötedeydi; diğer bir deyişle, “uç değerin en ucundaydılar”. Bu merkez dışı özelliklerin bir çoğu Amerikadaki “normal” olarak düşündüğümüz eğitim türü ile ilgilidir. Amerikalıların işbirliğine yarışı, alçak gönüllülüğe kendilerini övmeyi, bütünsel düşünmeye analitik düşünmeyi, toplu başarıya kişisel başarıyı, dolaylı konuşmaya direkt konuşmayı, statü anlayışlarında eşitlikçiliğe hiyerarşiyi tercih etmede görüntünün en tepesinde oldukları ortaya çıkmıştır. Bu yüzden okullarda çocuklarımızı arkadaşlarından daha iyi olmak için çabalamaya zorlarız ve başarılı olduklarında onları herkesin önünde överiz, birçok diğer toplumdaysa bu durum aşırı kaba bir davranış olarak kabul edilir. Çocuklarımıza direkt olarak odaklanıp ne bilmelerini istediğimizi onlara direkt olarak söyleriz, birçok diğer toplumlardaysa yetişkinler çocuklarının büyüklerini yakından gözlemlemelerini ve yaptıklarını gönüllü bir şekilde takip etmelerini beklerler. Çocuklarımızın öğrenmelerini eziyet derecesinde detaya girerek kontrol ediyor, yönlendiriyor ve ölçüyoruz; diğer toplumlarsa çocuklarının kendi hızlarında öğreneceklerini kabul edip günlük etkinliklerini ve tercihlerini kontrol etmenin uygun ya da gerekli olduğunu düşünmezler. Diğer bir deyişle, bizim “normal” olarak kanıksamış olduğumuz öğrenme ortamı dünya çapındaki birçok kişi için, o kadar da normal değildir.

Eğer Amerikalılar uçtakilerin de en ucundaysa, çok genç çocuklar üzerinde gittikçe daha sert isteklerde bulunan ve doğal enerji ve eğilimleri gittikçe daha fazla baskılayan Amerikan kültürünün bir alt kültürü olan kurumsal okullaşma buna sebeptir. Daha büyük Amerikan toplumlarında değer verilen özellikler -enerji, yaratıcılık, bağımsızlık- sınıf içinde başınıza bela olur ve üzücü olarak çocuklarımızın bazılarının çan eğrisinde bizi yeterince takip edemediği ortaya çıkar. İnsan türleri oldukça uysal ve çeşitlidir, ama son derece de değildirler. Kültürümüz git gide uç noktalara büyüdükçe bireysel çocuklarda, bazen bozucu bir şekilde de olsa, altta yatan türlerin doğalarının yeniden ortaya çıktığını görürsünüz. Kurtları evcil hayvan olarak sahiplenmeye çalışan insanlar gibi, çocuklarımızın bazılarının tasmalarını kemirmeye başladığını fark ederiz.

Bir gün harika bir kumtaşı formu olarak Kaliforniya Çölünün dışından yukarı doğru eğim yapan Vasquez Kayalıklarında bir grup çocuğu yönlendiren 9 yaşında bir erkek çocuğunu izledim. Çekici, elektrik aldığınız, göz alıcı olanlardan biriydi; küçük olanlara karşı kibar, güçlü, çevik, meraklı, bir raptiye gibi keskin, gözlerinden havaya kıvılcımlar saçılıyordu. Yanımdaki arkadaşıma onu sadece izlemenin bile çok keyifli olduğunu söyledim. Bana kendisine daha yeni DEHB ( Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)  teşhisi konduğunu söyledi.

 Çekici, elektrik aldığınız, göz alıcı olanlardan biriydi; küçük olanlara karşı kibar, güçlü, çevik, meraklı, bir raptiye gibi keskin, gözlerinden havaya kıvılcımlar saçılıyordu. Yanımdaki arkadaşıma onu sadece izlemenin bile çok keyifli olduğunu söyledim. Bana kendisine daha yeni DEHB (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)  teşhisi konduğunu söyledi.

Okulda iyi öğrenemeyen çocuklara baktığınızda, eğer dünyada herhangi bir geleneksel toplumda yaşamış olsalardı değer verilecek ve sevilecek özellikleri sıklıkla sergilediklerini fark edeceksiniz. Fiziksel olarak enerji doludurlar; bağımsızdırlar, sosyaldirler, komiktirler. Elleriyle bir şeyler yapmayı severler. Gerçek oyun için (hayat dolu olan, güçlerini, becerilerini, cesaret ve dayanıklıklarını test eden) can atarlar. Gerçek çalışma için ( önemli ve somut olan, değerli katkılar yapabildikleri) can atarlar. Soyutlamayı, oturup durmayı ve otoriter kontrolü sevmezler. İlgilerini çeken, merak uyandıran, tamir edip keşif yapabilmeye yönelten şeylere odaklanmayı severler.

ACAİP toplumumuzdaki “uzmanlar” bu çocukların öğrenme engelli olduğunu; zayıf dürtü kontrolüne sahip olduklarını; örgütsel becerilerinin eksik olduğunu; muhalif olduklarını söylerler.

Ama herhangi bir Maorili ebeveyn bir çocuğun savaşçı mı yoksa rahip doğasına mı sahip olduğunu anlamanız için onu sabırla, sessizce, müdahalesizce izlemeniz gerektiğini bilir. Çocuklarımız bize arayış içindeki varlıklar olarak gelirler, bunu Maorili öğretmenler bize söyler;  biri gökle biri bedenle ilgili olmak üzere içlerinden geçen iki nehirle birlikte, bilinen ve henüz bilinmeyenle. Çabaları ikisini birleştirmektir. Yetişkinler olarak bizim rolümüz de bu süreci desteklemektir, şekillendirmek değil. Bu, kontrol etmek üzere bizim olan bir şey değildir.

“Gökkuşağı tıpkı çiçekler gibi solar”. Bunu kızım yağmurlu ve güneşli bir günde, renklerin kavis yaparak gökyüzünde kayboluşunu  izlediğimiz sırada dağın tepesinde ayağa kalkarak söyledi. O zaman, iki buçuk yaşındaydı.

Bu yüzden, bu çocuğun kelimeler konusunda yetenekli olduğunu her zaman bilirdim. Ona, bir şeyler okunmasını severdi. Hikayeler, şiirler, şarkılar uydurur, oynardı; kendi mitolojilerini icat etmiş, sevgili büyükannesine sonu gelmeyen mektuplar yazmıştı.

Ama erken okumadı.

Okula gitmedi, bu nedenle bu durum onun için veya başkası için bir sorun teşkil etmedi. Nezaket anlayışlarının gerektirdiği üzere okuma ya da başka bir beceri konusunda bir çocuğun sahip olduğu ama diğerinin olmadığı becerileri mesele haline getirmeyen çocukların olduğu grubun bir parçasıydı. Oyun oynarken bir şey okumaları ya da oyun kurarken bir şey yazmaları gerekirse, bunu yapabilen bir çocuk ya da yetişkin bulurlardı.

Ona hikaye okurken birkaç defa okuduğum kelimelerin altında parmaklarımı gezdirmeyi ya da belli harflerin oluşturduğu seslere işaret etmeyi denerdim. Okula gitmeyen birçok çocuk gibi, elinde ajanda olan bir yetişkini fark etmede çok hızlıydı. “Parmağınla takip etmeni sevmiyorum” dedi ve bu yüzden ben de bıraktım.

Sanki sayfa üzerindeki baskıya dikkatini verirken hoşnutsuz olduğunu fark etmeye başladım. Kitapları, şiirleri bütün olarak ezberlerdi ama bunu görüntüyle değil ses yardımıyla yapardı. Piyano çalardı ama notalara bakmayı sevmezdi. Resim çizdiğinde, ki bunu sıklıkla yapardı, nesnelere bakıp sonra da gördüğünü kopyalayarak çizmezdi. Derinlerden bir yerden çizerdi; çizgileri akıcı, becerikli ve sezgiseldi.

Sonunda yaklaşık olarak yedi buçuk yaşındayken bir gün, sevgili büyükannesi, benim sevgili kayınvalidem, devlet okulu sisteminde bir psikolog olarak görev yapmış biri, bu duruma daha fazla katlanamadı. Müdahale etmemeye çalışmasına rağmen, ileri derecedeki bilimsel kesinliğini ve kırk yıllık profesyonel tecrübesini ve eldeki en iyi bilgiye olan istikrarlı erişimini daha fazla zapt edemedi, gerçek bir ızdırapla haykırdı. “Sadece okumayı öğrenmesi için her çocuğa ait belirli bir bilişsel pencere olduğunu bilirim ve eğer bu pencereyi kaçırırsanız ileride problem yaşayacaksınız demektir! Ve Isabel için bu yaklaşık dört yaşındayken ortaya çıkmıştı!”

Uzun bir sessizlik oldu.

“ Büyükanne” dedim sonunda “Eğer okula giderseniz ve yedi yaşına geldiğinizde okumayı öğrenemezseniz damgalanacak ve aşağılanacak ve gelecekteki öğrenme beceriniz engellenmek üzere inanılmaz derecede endişeleneceksinizdir. Bu Isabel’ e olmayacak.”

Şaşırtıcı bir biçimde tekrar bir sessizlik oldu. Bunu daha önce düşünmemişti.

“Ayrıca” diye devam ettim. “Çocukların hikayeleri  kaba üvey anneler, cadılar ve adam yiyen ejderhalar ile doludur. Ben okumayı dört yaşında öğrendim çünkü bu tür şeyleri çok seviyordum. Isabel bunlardan korkuyor. Fare ve Motorsiklet’ i okurken kadın odaya elektrikli süpürgeyle girdiğinde okumaya devam etmemizi ve fare kurtulursa ona söylememizi istiyor. Bu tarz hikayelerle yalnız bırakılmak hiç istemiyor. Bir büyüğün bunları ona okumasını istiyor.” Buna büyükannenin yüzünün erimesine çok şaşırdım. Gerçekten bir çiçek gibi soldu. Sesi yumuşadı.

“Oh” dedi. “ Küçükken ben de öyleydim.”  Altı ay sonra Isabel Harry Potter’ı tek başına okuyordu. Artık bir yetişkinin okuma için ona zaman ayırmasını beklemek istemiyordu; sonra ne olacağını öğrenmek istiyordu, ejderhalar var mıydı, yok muydu? On dört yaşındayken Savaş ve Barış’ı okudu. Yirmi yaşında yüksekokulda baş yazma becerileri öğretmeniydi.

Bu nasıl oldu? Gerçekten bilmiyoruz. Bu önemli bir noktadır. Siz bilmezsiniz. Ben bilmem. Kimse gerçekten bilmez. Okuryazarlığın altında yatan bilişsel işlemler sizin vahşi hayal gücünüzün ötesinde karmaşıktır; bunları bilimsel olarak algılama kapasitemiz henüz erken bebeklik dönemindedir. Ama çocukları okula gitmeyen insanlar benim hikayemi  tanıyarak başlarını sallıyorlar, çünkü okula gitmeyen çocuklar, ya da demokratik veya serbest okullara giden çocuklar arasında Isabel’in okumayı öğrenme modeli yaygındır. Bu her zaman olur. Okuryazarlık “araştırmacılarının” ve “uzmanlarının” (okul psikologlarından bahsetmeye gerek yok), bunun mümkün olan bir şey olduğunu fark etmemeleri hepimizi endişelendirmelidir.

Bizi daha fazla endişelendirmesi gereken şey ise, bu “uzmanların” okumanın bilişsel süreçleri hakkında gerçekte bildiklerinden daha fazla şeyi bildiklerini iddia etmeleridir ve milyonlarca çocuğu etkileyen politika -ufuklarını sınırlandıran, özürlü olarak damgalayan, hüsrana ve umutsuzluğa sürüklenmelerine sebep olan- onların kendinden fazla emin iddialarına dayanmaktadır. Dili içeren sinirlerle ilgili evrimsel temel üzerine çalışan Philip Lieberman adındaki bir bilişçi bilim insanı; dil hakkındaki “beyin merkezlerini” tanımlayan son görüşlerden, bir tür “neo-frenoloji” olarak bahsetmektedir -bu 19. yüzyıldaki zeka türlerini insanın iskeletindeki şişkinliklerin haritasının çıkarılarak tanımlanabileceğine dayanan teorinin güncellenmiş versiyonudur. Diğer bir deyişle, okuma becerilerini ya da kusurlarını işlevsel bir MR görüntüsü üzerindeki bulanık renk lekeleriyle tanımlayabildiğimiz hakkındaki iddialarımızla gelecek nesillerin gözünde kendi kendimizi utandırıyoruz. Bilim henüz burada değil. Yakın bile değil.

Okuma becerilerini ya da kusurlarını işlevsel bir MR görüntüsü üzerindeki bulanık renk lekeleriyle tanımlayabildiğimiz hakkındaki iddialarımızla gelecek nesillerin gözünde kendi kendimizi utandırıyoruz. Bilim henüz burada değil. Yakın bile değil.

Ama herhangi bir Maorili ebeveyn çocukların devamlı yukarıya doğru giden bir çizgide değil, merdiven basamakları gibi bir modelde öğrendiğini bilir. İleri sıçrarlar, sonra bir süre düz giderler sonra yine ileri sıçrarlar. Öğrenmeleri bir yeraltı nehri gibidir, göremezsiniz bazen hissedemezsiniz bile. Sonra birden hızla yükselirler. Kontrol edemezsiniz; onun yerine övünemezsiniz. Ona aittir. Sıcaklık ve istikrar sağlamak, kaynaklar ve aletler sağlamak, soruları cevaplamak, hikayeler anlatmak, onların yanında anlamlı yetişkin sohbetleri ve işi yapmak için orada olmak zorundasınızdır. Ama hızla yükseldiklerinde, öğrenmeleri onların kendi kanatlarındadır.

Maori educator Mereana Taki

Herhangi bir Creeli ebeveyn bir çocuğun bir şey için ne zaman hazır olduğunu söyleyebileceğini bilir; çünkü çocuk onun hakkında sorular sormaya başlar. Bunun zamanlamasını kontrol edemezsiniz ve buna gerek de yoktur. Her yıl somonun ve kazların ne zaman geleceğini, buzların ne zaman eriyeceğini ve nehirlerin yükseleceğini, yaban mersinlerinin ne zaman çiçek açıp meyve vereceğini bilmeyiz ama her yıl meyve verirler ve çocuklarımız büyür.

ACAİP toplumlarda bile herkes bir çocuğun ilk adımlarını atacağı ve ilk kelimelerini söyleyeceği normal bir yaş aralığı olduğunu bilir. 10 aylıkken yürüyen bir çocuk 14 aylıkken yürüyen bir çocuktan mutlaka fiziki olarak daha yetenekli olmayacaktır ve çocuk doktorları bunun güvenini vermek konusunda bizi cesaretlendirmek adına günlerinin büyük çoğunluğunu harcarlar. Çocukların herhangi bir başlıca dönüm noktasına aynı yaşta ulaşacağını farz etmenin hiçbir bilimsel ya da tam aksi bir dayanağı yoktur ve çocukları okula gitmeyen kişiler sıkça bu konu hakkında şaka yaparlar. Eğer bütün çocukların aynı zamanda ilk adımlarını atmasını bekleyecek olsaydık bütün herkesin yürüme engeline sahip olduğu bir ulus olurduk.

Ama bir çocuk yaşam çemberi boyunca ilerledikçe ilk adımlarından ve tuvalet eğitiminden tutun da süt dişlerini dökmesine, bisiklet sürmesine ve ergenliğe ulaşmasına kadar çeşitliliğin normal yaş aralığı -dramatik olarak- azalmaz; artar.  Tamamen normal, sağlıklı bir kız 9-15 yaşları arasında ergenliğe ulaşır. Bu, birçok yılı kapsayan normal bir yaş aralığıdır. Okuma, bu değişkenliği bilişsel, görsel, işitsel, duygusal, fiziksel ve sosyal boyutların oluşturmuş olduğu devasa bir karmaşayla birleştirir.  Akıcı bir okuryazarlık ortaya çıkabilmesi için büyümekte olan çocukta bu boyutların her birinin olgunlaşması ve birlikte çalışıyor olması gerekir. Ve buna rağmen biz bütün çocukların aynı yaşta bu dönüm noktasına ulaşması gerektiği fikri üzerine kurulmuş, multi milyar dolarlık yan endüstrileri ile beraber yine multi milyar dolarlık zorunlu bir kurum yarattık.

 Ve bu dönüm noktasına ulaşamazlarsa, büyük sorunlar yaşanacak demektir.

Bir gün, o zaman kızım sekiz yaşındaydı, en iyi arkadaşı Raphael ile birlikte bir iş peşinde oldukları hissine kapılmıştık ve onları ne dediğini anlamaya çalıştıkları bir kitap ile birlikte birbirlerine sarılmış halde bulduk. Sugata Mitra’nın ünlü “Hole in the Wall” (Duvardaki Delik) deneylerindeki çocuklar gibi, birlikte düşünerek buluyorlardı. Odaya girdiğimizde kural dışı bir şey yaparken yakalanan çocuklar gibi baktılar. Bu, okula gitmediklerinde çocuklar hakkında öğreneceğiniz başka bir şeydir. Her zaman izlenmek istemezler. Takip altına alınmak ya da değerlendirilmek istemezler. Öğrenmelerinin kendilerine ait olmasını isterler.

Küçük gruplarındaki bütün çocuklar çok yakın zamanlarda akıcı bir biçimde okumaya başladı. Tahıl gevreği kutularından, sokak tabelalarından, Susam Sokağı’ndan, bilgisayarlardan ve kitaplardan ve ablalarından, hikayelerden ve şarkılardan ve ve oyunlardan ve şiirlerden, kutu oyunlarından, video oyunlarından ve kelime oyunlarından, tariflerden ve etiketlerden ve montaj yönergelerinden, büyükannelere mektuplardan, ebeveynlerinden ve birbirlerinden öğrendiler. Amerika’daki çok az insan çocukluk boyunca biri ona bir yerde “B”nin ‘Bı’ sesi çıkardığından (çıkarmadığı durumlar hariç) bahsetmeden bunu yapacaktır, bu yüzden bu şekilde bir ses bilimi öğretimini dikkate alırsanız, o zaman iyidir. Seslerin ve harflerin arasında bir ilişki olduğu fikri kültürün içinde her yerde bulunur ve çocuklar M’nin Maymun için Y’nin de Yılan için olduğu önermesine yol boyunca bir yerlerde rastlayacaklardır. Çocukların bazıları okumayı öğrenirken yetişkinlerden yardım istedi, bazıları istemedi. Bazıları sesler için çalışma kitapları ya da bilgisayar programları kullandı ya da bir süreliğine çalışma kitaplarını alıp sonra sıkıldılar ve bir kenara bıraktılar. Birçoğu hiç önemsemedi.

Önemli nokta şu ki, hepsi bizim bilgisayarı kullanmayı öğrendiğimiz şekilde okumayı öğrendi; esnek ve özel durumlarıyla ilgili olarak her biri, kendi için en etkili yol ve zaman ve hız neyse ona göre öğrendi. Bir ses bilim programı kullanılacak ya da kullanılmayacak bir programdır, eğer çok meyilliyseniz, bir bilgisayar kullanım kılavuzu gibi; bazı kişiler onu sistematik olarak, bazıları düzensiz bir şekilde kullanabilirken bazılarıysa hiç kullanmayabilir. 

“Önemli bir şekilde, gözlemciler okumaya başlama yaşının nihai entelektüel eğilimi ve başarıyı tahmin etmede kullanabileceğimiz bir şey olmadığına işaret etmektedir. Okumaya geç başlayanların yüksek entelektüel beceriye, bunun yanında da okuryazarlığa karşı ilgi ve beceriye sahip olmaları alışılmamış bir durum değildir.”

Çocukların okumaya ilgi duydukları ve hazır oldukları anda başlamalarına izin verildiğinde çok sayıda anekdot türünde rapor dört ya da beş yaştan on ya da on bir yaşa uzanan düz bir çan eğrisi dağılımı göstermektedir. Çanın doruk noktası 5-6-7-8-9 yaşları aralığı boyunca genişçe bir yayılım göstermektedir. (Buna rağmen psikolog Peter Gray mesajlaşma kültürü pratiğinin ortalamayı erkene taşıyor olabileceğini ileri sürmektedir.) Okumaya daha sonra başlayan çocuklar genellikle hızlı öğrenir birkaç aylık bir zaman dilimi içerisinde farz edilen “sınıf seviyelerinin” “gerisinden” “ilerisine” geçerler. Esas itibariyle ergenlik yıllarında hepsi “sınıf seviyelerinde” ya da üzerinde okuyor olur.

Neden bazı çocuklar diğerlerinden daha geç okumaya başlıyor? Tekrar, bilmiyoruz. Ama geç okumaya başlayanların çoğu mekanik, müzik, uzamsal, matematiksel ya da dijital alanlara karşı çok fazla ilgi ve beceri sahibidir. Çoğu sanat ya da sporu icra etmede yeteneklidir.

Bazılarının basitçe farklı bir öğrenme yöntemi vardır: Özümseyen, üzerine düşünen, birleştiren, bütünleştiren ve sonra birden tamamıyla şekillenmiş olarak çiçek açan. Isabel’in dokuz ya da on yaşındayken söylediği gibi, “Bir şeyi halihazırda biliyor olana kadar beklemeyi ve sonra onu öğrenmeyi seviyorum.”

Ama önemli bir şekilde, gözlemciler okumaya başlama yaşının nihai entelektüel eğilimi ve başarıyı tahmin etmede kullanabileceğimiz bir şey olmadığına işaret etmektedir. Okumaya geç başlayanların yüksek entelektüel beceriye, bunun yanında da okuryazarlığa karşı ilgi ve beceriye sahip olmaları alışılmamış bir durum değildir. Üç yaşına kadar konuşmamış olan Einstein gibi, basit bir şekilde bazı çocuklar becerilerini farklı bir sıralamada geliştirir.

Diğer bir deyişle, bu büyük bir mesele değildir.

Siz onu büyük bir mesele haline getirmedikçe.  Hazır olmadığı bir zamanda çocuğu okumaya zorlarsanız ona çok hızlı bir şekilde çok fazla zarar verebilirsiniz. Yetişkinler bir çocuğun gelişimi hakkında endişelendiklerinde bu endişe ona hemen aktarılır. Çocuklarınız okula gitmediğinde keşfettiğiniz başka bir şey şudur ki: 6 yaşındaki bir çocuğu kandıramazsınız. Onlar sizin üzerinizden doğruyu görürler. Bu yüzden sizin “teşvik” ya da “destek” olarak adlandırdığınızı, onlar sıklıkla “manipülasyon” ya da “baskı” olarak görecek ve ona direnecektir. Planlamış olduğumuz şu “eğlenceli” eğitici aktiviteye cevap verirken önünüzdeki gerçek çocuğa dikkat edin, bunun gerçekleşmekte olduğunu görmeyi hızlıca öğreneceksiniz.

Çocukların direnişleri çeşitli formlar halinde görülebilir; dikkatsizlik, asabiyet, bozulma, geri çekilme, huzursuzluk, unutkanlık… Gerçekte DEHB’nin bütün belirtileri yetişkin kontrolüne karşı aktif ya da pasif olarak direnen bir çocuğun davranışlarıdır. Bir kere öğrenmeye karşı bu direnişi oluşturmaya başladığınızda, eğer hızlıca geri çekilmezseniz, çok engelleyici bir şey olarak katılaşabilir.

“Bir çocuğu gelişimsel olarak bir şeyi yapmaya zorladığınızda, şöyle bir şiddetli inanış yaratırsınız: (a) Bundan nefret ediyorum (b) Bunu yapamıyorum (c) Bunu asla yapamayacağım ve (d) Bende bir sorun var.”

Eğer bir çocuğu gelişimsel olarak gerçekten yapamayacak durumdayken bir şey yapmaya zorlayacak olursanız -ben bu hatayı birden fazla yaptım ve okullarımız her gün yapıyor- meydana gelen psikolojik kapanma yıkıcı olur. Düpedüz yıkıcı. Bunu tekrarlamama izin verin: Basit bir şekilde, gelişimsel olarak bir şeyi yapmaya zorladığınızda, şöyle bir şiddetli inanış yaratırsınız: (a) Bundan nefret ediyorum (b) Bunu yapamıyorum (c) Bunu asla yapamayacağım ve (d) Bende bir sorun var.

Dikkat çekmeliyim, hepsi son derece engelleyici inanışlar.

İlginç olarak, dünyadaki en yüksek okuma rekorlarına sahip Fin Okul Sistemi, okumada yedi yaşına kadar direkt öğretime başlamaz ve öğretimi zorlamaya her zaman çok daha erken yönelen Amerikan sistemine oranla doğal ve zorlama olmayan bir çan eğrisinin zirvesine daha yakındır. Yeni Zelanda’da bir araştırma okuma öğretimine yedi yaşında başlayan Waldorf okullarını beş yaşında başlayan devlet okullarıyla karşılaştırmış ve erken öğretiminin uzun vadeli hiçbir faydası olmadığını bulmuştur. Aslında, erken okuma öğretimi ile ilgili bir avantaj gösteren birçok araştırma, çocukların yaklaşık 8 ya da 9 yaşlarındaki yeterliğini karşılaştırır. Yeni Zelanda araştırmasının gösterdiği şey; on ya da on bir yaşlarında bu avantajın kaybolabildiği ve on iki ya da on üç yaşında bu avantajın sıklıkla tersine döndüğüdür. Daha sonra öğretilen çocukların önce öğretilenlere göre okuduğunu daha iyi anladığı ve daha çok keyif aldığını ortaya koymaktadır.  Bu yüzden bir hipotez de Amerikan okullarının okumaya ait normal gelişimsel pencereyi  çok dar olarak kabul etmekte, aynı zamanda da onu çok erken vermekte olduğudur. Diğer bir deyişle bu, bütün çocukların ilk adımlarını ortalama zaman olan on ikinci ayda atmalarını beklemek gibi bir şey değil, hepsinin vaktinden çok önceki bir zaman olan onuncu ayda atmalarını beklemek gibi bir şeydir. Bunu yaparak çok şaşkın, çok endişeli, fiziksel ve nörolojik gelişim ve hazırlanmaları çok ciddi bir şekilde tahrip edilmiş olan çocuklardan oluşan bir alt sınıf yaratıyorsunuz, harfiyen bunu onlara yapmamış olsaydınız neye benzeyecekleri konusunda hiçbir şey bilemezsiniz.

Lütfen hatırlayın “Sınıf seviye standartları” doğada bulunmazlar; bilimsel olarak değil de yetkiyle yaratılmışlardır. Ve okul sisteminin keyfi yaş sınıflandırılması tarafından öğrenmeleri şekillenmemiş çocuklardaki bilişsel gelişim hakkında neredeyse hiçbir ciddi araştırma yapılmamıştır. Finlandiya basit bir şekilde bütün çocukların başarılı olacakları bir yerde standartlarını belirlemektedir. Birleşik Devletler ise standartlarını gerçekten önemli bir yüzdeliğin başarısız olacağı bir yerde belirlemektedir. Bu, bir seçimdir. Bunu yaparken, kendilerine ait gelişimsel müfredata göre öğrenmelerine izin verildiği takdirde gayet iyi olabilecek çocuklar üzerinde sakatlıklar yaratıyor olabiliriz.

Çünkü ne, tahmin edin? Eğer burada verilerin kanıtlayabileceği bir şey varsa o da çocuklarımızın hepsinin farklı olduğudur. Bu arada “F” harfi “fıh” sesi çıkarır.

“Çocuklarımızın hepsi zekidir” diye Avusturalya’daki Aborjinler arasında yaygın bir deyiş vardır. Ne olsa beğenirsiniz, Brilliant: The Science of How We Get Smarter (Muhteşem: Nasıl Daha Zeki Olabileceğimizin Bilimi) adlı kitabın yazarı bile, araştırmaların disleksiklerin bazı alanlarda erken okumayı öğrenenlerden daha akıllı olduğunu göstermeye başladığını bildiriyor. Gerçekten bilimin bunu keşfetmesini beklemek zorunda mıyız? Gerçekten sadece çocuğumuzun parlak gözlerine bakıp, her birinin dünyaya eşsiz ve değerli bir şey getirdiğini bilemez miyiz? Onları sıralamak, karşılaştırmak ve eksik, hatta “engelli” olmaları için tahmin edilebilir bir yüzdelik bulmak zorunda mıyız?

“Disleksik çocuklar, disleksik olmayanlara göre çoğunlukla daha iyi bir hayal gücüne sahiptir, buna karşın, kimse “normal” çocukları “hayal gücü bozukluğu” adı altında etiketlemez .”

“Nöro-çeşitlilik” hareketi, kimin zihinsel tarzının “normal” kimin “ bozuk” olduğunu tanımlayan eğitimsel egemenliğe meydan okumaya başlamıştır. fMRI görüntüsü üzerinde bulanık varyasyonlar olsa da, disleksik olarak kabul edilen nüfusun %15-17 gibi büyük bir kısmının, tam olarak sağlıklı olmadığına dair ortada herhangi bir ikna edici bilimsel bir kanıt yoktur. Sadece farklı yetenekleri olan ve farklı zamanlarda, farklı yollarla öğrenen normal insanlar ve birçok disleksik,  kendilerine has bu öğrenme yönteminin; bir keman virtüözünün iyi bir hokey oyuncusu olmadığı için engelli olmasından daha fazla “engelli” olmadığını  ileri sürerek,  bu engellilik modeline karşı çıkmaya başladılar. Disleksik çocuklar, disleksik olmayanlara göre çoğunlukla daha iyi bir hayal gücüne sahiptir, buna karşın, kimse “normal” çocukları “hayal gücü bozukluğu” adı altında etiketlemez .

Kendisi de bir disleksik olan disleksi araştırmacısı Dr. Ross Cooper “Disleksi sahip olduğunuz bir şey değil, olduğunuz bir şeydir.” demektedir. Ve insan çeşitliliği izgesinin bir parçası olarak değer sahibi olan bir şey olduğunu vurgular. Cooper, birçok özel öğrenme güçlüğünün ortak özelliğinin, bilgiyi sözel ve analitik olarak işlemekten ziyade görsel ve bütünsel olarak işlemeyi tercih etmek  olduğunu varsayar. Konuların üzerine dar bir biçimde doğrusal ve ardışık şekilde odaklanmak yerine, bu eğilime sahip bir çocuk görsel veri ve anlamı ve konuyu büyük bir resim yoluyla absorbe eder (Bulanık renkler beynin sağ yarıküresinde parlar). Bu, deşifre etmeyi yavaşlatan; ancak aynı zamanda onu derinleştiren ve zenginleştiren bir süreçtir. Yanal düşünme, sezgi, hayal gücü ve yaratıcılığa öncülük eder.  Bu çocukların beyinleri kendilerini farklı bir şekilde düzenler, bu yüzden onların gelişimsel kavislerinin de farklı olacağını söylemeye gerek yoktur. Bu düzenleme sürecine müdahale ettiğimizde, damgaladığımızda, test ettiğimizde ve zamanından önce iyileştirdiğimizde – disleksik çocuklara sinirli bir şekilde ses bilimi çalıştırarak diğer çocuklar gibi düşünmelerini öğretmeye çalıştığımızda – Cooper, onlara kırılmış ve tamire ihtiyacı olan bir şey gibi muamele etmekten çok, bu çocukların sahip olduğu pek çok gücü organik olarak geliştirme fırsatından  mahrum bıraktığımızı söylüyor.

Ben bozuk değilim

İlginç olarak, geleneksel yerli kültürlerden çocuklar da genellikle bilgiyi analitikten ziyade bütünsel ve bağlamsal olarak işler. Eğer şehirli ve yerli olmayan kültürlere ait insanlardan bitkileri ve hayvanları bir liste olarak gruplara ayırmalarını isterseniz, onu cinslerine göre yapmaya eğilim göstereceklerdir; memeliler, kuşlar, balıklar, bitkiler olarak kategorilere ayırarak. Eğer yerli bir insandan isterseniz, bunu ekolojik olarak yapacaktır. Hepsi sulak alanda yaşadığı için bir kaplumbağa ile söğüt, balıkçıl ve kunduzu aynı gruba koyarak. Sınav bunu yanlış cevap olarak kayda geçirecektir; çünkü okullar cinse göre ve analitik düşünceye vurgu yapmaya eğilim gösterir. Ama ikinci cevap kırsaldaki yerli çocukların şehirdeki yerli olmayan akranlarına göre daha erken bir yaşta kıvrak olabileceklerini bize yansıtan bütüncül bir düşünme sistemidir. Konuşan çizgi film faresi ile gösteri müziği şarkıları söyleyen balık arasında büyüyen şehir çocukları gerçek yaşam sistemlerini idrak etmede genellikle çok geç kalırlar ki Henrich ve arkadaşları şehirli çocukların biyolojik muhakemedeki bilişsel gelişimleri üzerinde çalışmanın, eksik beslenmiş çocukların “normal” fiziksel gelişimleri üzerinde çalışmaya eşdeğer olabileceğini ileri sürer. Ama okullarda, kırsaldaki yerli çocuklar sınava tabi tutulduklarında şehirdeki beyaz çocuklara oranla daha az zeki ve daha çok öğrenme kusurlu bulunurlar. Bu bütün dünya çapındaki geleneksel kırsal kesim insanları arasında bulunan oldukça rahatsız edici bir olgudur. 

Bu nedendir? Zeka araştırmacısı James Flynn’in keşfettiği gibi, eğer bugünün yenilenmiş testlerine karşı yüzyıl önceki Birleşik Devletler ortalama IQ puanlarını hesaplarsanız, modern bir tanımla birçok beyaz Amerikalının büyükanne ve babasının ve büyük büyük anne babasının zihinsel özürlü olarak sınıflandırıldığını görürsünüz. Bu atalarınızın geri zekalı olduğu anlamına mı geliyor? Evet, belki de. Ama büyük bir olasılıkla bu, 19. YY ve erken 20. YY’da birçok Avrupalı- Amerikalının, bugünkü birçok yerli insan gibi, hayatta kalmak için soyutlanmış okula dayalı bilginin değil de, gerçek, somut, bağlam içinde kullanılmış olan bilginin ve zekanın gerekli olduğu bir dünyada yaşadıkları anlamına gelmektedir. Malcolm Gradwell New Yorker’da şöyle bildiriyor; psikolog Michael Cole Liberyanın Kpelle kabilesinin üyelerine WISC benzerlikler testinin bir türünü verdiğinde Kpelle’in tutarlı bir biçimde bıçak ve patatesi aynı kategoriye koyduğunu buldular.  “Çünkü bıçak patatesi kesmek için kullanılır.” 

“ Akıllı bir adam sadece bu şekilde yapabilir” diye açıkladılar. Sonunda araştırmacılar şöyle sordular “ Aptal biri bunu nasıl yapar?”  Kabile üyeleri hızlı bir şekilde nesneleri “doğru” kategorilere koydular. 

Yani IQ testi de  diğer okul temelli testler gibi,  esasında zekanın değil de  modernizasyonun bir ölçüsü olduğu – sanayileşmiş toplumlardaki -somut düşünceden soyut düşünceye, bütüncül düşünceden analitik düşünceye, bağlamsal düşünceden bağlamsal olmayan doğrusal düşünceye doğru olan  geniş ölçekli kültürel değişimin  bir değişimin bir ölçüsü olduğu ortaya çıkar.

Başka bir deyişle, IQ’nuz ne kadar zeki olduğunuzun bir ölçüsü değildir. Ne kadar ‘ACAİP’ olduğunuzun bir ölçüsüdür.

“Peki, ama toplumlar teknolojik olarak daha karmaşık ve entelektüel olarak daha ‘gelişmiş’ oldukça bu insan ‘gelişiminde’  kaçınılmaz ve olumlu bir aşama değil midir?” diyebilirsiniz. Modern toplumlarda oldukça baskın olan;  beynin  güç bela odaklanabilen, mekanik ve analitik işlevinin,  gerçekte daha geniş odaklanabilen, bütüncül ve ilişkilere dayalı kısmı tarafından kısıtlanmak ve yönlendirilmek üzere sınırlandırılmış bir alet olarak evrimleştiğini tartışan,The Master and his Emissary (Usta ve Casus) adlı çığır açan kitabın yazarı, nörolojik görüntüleme araştırmacısı ve psikiyatrist olan Ian McGilchrist’e göre böyle değildir. McGilchrist şöyle devam eder:  Modern batı medeniyeti diğer insan toplumlarından daha “gelişmiş” değildir, hatta birbirine daha bağlı, merhametli ve bütüncül dünya anlayışı pahasına, bir tür soğuk, soyutlanmış, mekanik analiz yönünde tehlikeli bir biçimde dengesiz olmuştur.  Bu tür bir dengesizlik, McGilchrist’in işaret ettiği gibi, sizi diğer insanlardan daha “parlak” yapmaz; sizi bir sosyopat yapar.

İnsanın bilişsel çeşitliliği bir sebep için vardır; bizim farklılıklarımız türlerimizin dahiliği ve vicdanıdır. Dar bir şekilde odaklanmış devlet tabanlı toplumumuz gezegenin korunması ve toptan tahribi arasında vahşice yön değiştirirken, yerli bütüncül düşünürlerin bize yaşamın ekolojik sistemi içerisindeki uygun yerimizi sürekli olarak hatırlatan kişiler olmaları bir tesadüf değildir. Disleksik bütüncül düşünürlerin genellikle sanatçılarımız, mucitlerimiz, hayalperestlerimiz ve isyancılarımız olması da tesadüf değildir. 

Saskatchewan Üniversitesinde bir Mi’kmaw eğitim profesörü olan Marie Battistenin, bir güçlü grubun kendi bilişsel özellik ve tercihlerini normal ve arzu edilebilir olarak ve diğer bütün düşünme, öğrenme ve dünyayı anlama yollarını eksiklikler ve güçsüzlükler olarak tanımlama yetkisini iddia etme eğilimine çok net bir terimi vardır. Ona “bilişsel emperyalizm” der. Irkçılığın bilişsel karşılığıdır. Doğal olarak, bu bizi tabii ki düşünme, öğrenme ve dünyada var olmanın tek yolunun diğerlerinin yerine geçme ve ezmenin kaderinde olduğunu varsayan bir tür bilişsel Açık Kader’e iter.

Bu bizi ses bilimine geri getirir. George Bush’un Okuma Çar’ı Reid Lyon okuma yazma öğretme yaklaşımının felsefeye değil de bilime dayandığıyla böbürlenip medyanın ilgisini oldukça üzerine çekmişti. (Burada tekrar o ton vardır.) Ama bütün çocuklara okumayı öğretmek için  “Kanıta Dayalı En İyi Yöntem”  üzerinde karar verme çabasıyla ilgili “bilimsel” olan hiçbir şey yoktur. Henrich ve arkadaşlarının işaret ettiği gibi ACAİP araştırma ACAİP sonuçlara varmaktadır; çünkü bu araştırma ACAİP sorular soran ACAİP araştırmacılar tarafından yürütülmektedir.  Bu durumda sordukları soru şuydu: “ Eğer Birleşik Devletlerdeki her bir çocuğu okumayı öğrenmesi için bir yönteme zorlasak, bu yöntem nasıl bir yöntem olmalıydı?”

Ama bu soruyu sormak için hiçbir bilimsel sebep yoktur. Bu bir felsefik – ve derinlemesine politik – bir karardır. 

Herhangi bir Yanomamili baba küçük çocukları öğrenmeye zorlamak zorunda olmadığımızı bilir, sadece ihtiyaçları olan aletleri onlara verir, oynamaya bırakır. Herhangi bir Creeli büyükanne bir çocuğu bir şeyi yanlış yaparken görürse, yanlış yaptığı şeyi ona alenen göstererek onu utandırmayacağını tantana yapmadan sessiz bir şekilde onu yapmanın doğru yolunu göstereceğini bilir. Herhangi bir Odawalı büyük, bir çocuğun bazen konuşmanızdan çok, sessizliğinizden öğreneceğini bilir. 

Yavaşça, sendeleyerek ve titizlikle bilim, bunun bir kısmını yeniden keşfediyor. 

Başka bir deyişle, IQ’nuz ne kadar zeki olduğunuzun bir ölçüsü değildir. Ne kadar ‘ACAİP’ olduğunuzun bir ölçüsüdür.

Aydınlanma Çağından beri, bilim insanlarının her kuşağı: “Şu anda insan bilgi ve algısının tepe noktasında durmaktayız” yanılgısına düşmeye eğilim gösterdi;  bu entelektüel gurur komik, beceriksiz, yıkıcı veya çocuklar söz konusu olduğunda trajik olan sonuçlar doğurabilir. 1950’lerde bilim insanları çocuklar için bebek mamasının anne sütünden daha iyi olduğunu “biliyorlardı”. Bu,  gelişen dünyada milyonlarca bebeğin ishalden ve yetersiz beslenmeden ölmelerine sebep olan bir mantıksızlıktır. Yeni doğanların tıpkı hayvanlar gibi acıyı hissetmeye yeterli gelişmiş düzeyde nöral sisteme sahip olmadığını “bildiler” ve milyonlarca bebek (ve hayvan) üzerinde anestezisiz cerrahi operasyon uyguladılar. İçlerinden gökle ilgili akan bir nehir neticesinde öğrendiklerini bir yana bırakın;  insanların içsel tutkular, dürtüler ve tercihlerin sonuçlarından ziyade davranışlarına yönelik olumlu ya da olumsuz pekiştirmelerin bir sonucu olarak öğrendiklerini “bildiler”. Böylece bütün bir eğitim sistemini çocukları güvercinler ve sıçanlar gibi, devamlı inceleme ve “geri bildirim”, cezalar ve ödüllerle eğitmeye razı ettiler.

Şimdi Amerikalı ses bilimi avukatları, çocukların okumayı nasıl öğrendiğini ve onlara en iyi nasıl öğretileceğini “bildiklerini” iddia ediyorlar. Bu konu hakkında hiçbir şey bilmiyorlar. Ciddi bilimsel sorgudaki anahtar bir değer, aynı zamanda dünya çapındaki her yerli kültürdeki anahtar bir değerdir; tevazu.  Biz öğreniyoruz.

Ama her Eskimo ebeveyn; hikayelerin,  geceleyin, çocuğun zihninin rahatlamış ve engin olduğu, kelimeleri ve görselleri ruhunun derinliklerine taşıyan an olan, uykudan önceki zamanda anlatıldığını bilir. Çocukların en iyi sabahleyin öğrendiğini “kanıtlayan” önceki kuşağa ait olan bilginin aksine; bilim, hatıraların geceleyin pekiştirildiğini yeniden keşfediyor. Sıklıkla çocuklar geceleri daha iyi dinler, geceleri daha derin sorular sorarlar ve geceleri daha canlı hayal ederler. Günün aydınlığında zihin dış dünyaya doğru döner ve gün içinde bir çocuk genelde aktif, hareketli ve sosyal iletişim içinde olmak ister. Sabahleyin size söylenen şeyler dönen bir pervanede vızıldayan bir güvenin çıkardığı uğultuyu çıkarabilir. Geceleyin size söylenen şeyler içeri taşınır, rüyalarınıza girer, çaba sarf etmeksizin sizin bir parçanız haline gelirler.

Bu yüzden bilimin bütün bunları yeniden keşfetmesini ve verilerin bunu kanıtlamasını beklerken ne yapmalıyız? İnsan yeteneklerinin ve ihtişamlarının ve yüklerinin tamamen eşsiz bir takımyıldızı olan, önümüzde bugün, şu anda duran eşsiz, normal, sağlıklı ve parlak insan yavrusuyla, bu çocukla ne yapmalıyız?

İyi çocuk yetiştirmek için hala bilgiye değil, bilgeliğe ihtiyaç duyuyoruz. İronik olarak, öğrenme bilimi henüz ham ve ilkel iken, bazılarının “ilkel” dediği kültürler insan gelişimi hakkında sofistike, derin, incelikli ve deneysel olan, binlerce yıllık gözlem, sezgi, deneyleme ve iç görüye dayanan bilgiyi kafalarına yerleştiriyorlardı. Gerçekten iyi bir oto tamircisi, marangoz, çiftçi, kemancı, web sitesi tasarımcısı, film editörü, şarkı sözü yazarı, fotoğrafçı veya bir şef ile konuşun, aynı yolla öğrenmiş olduklarını bulacaksınız.

Yetenekli bilim insanlarıyla, yazarlarla, sanatçılarla, girişimcilerle konuşun. Yanomamili bir çocuğun öğrendiği gibi, keskin gözlem, deney yapma, tutulma, özgürlük, katılım, gerçek oyun ve gerçek çalışma, çalışma ve oyun arasındaki farkın kaybolduğu özgür etkinlik sayesinde öğrendiklerini bulacaksınız.

Eğitim araştırmacıları, yavaş yavaş gözlükleri vasıtasıyla bu olguya dikkatle bakmaya başlıyorlar ama yalnızca başlıyorlar. Atasözünde geçen henüz suyu keşfetmemiş balık gibi, birçoğu hala bir dizi ACAİP varsayımlarla sınırlandırılmış durumdalar. İçinde yaşadıkları unsurun bütün dünya olmadığını fark etmemiş olduklarından; bu varsayımlar sorgularının çeşitliliğini sınırlandırıyor, kendilerinin yaratmış olduğu bir balık kavanozunun cam duvarlarının içinde dönmekte olduklarını ve hiç hayal etmemiş oldukları öğrenme imkanlarıyla dolu bir evrenin var olduğunu henüz görmüyorlar.

“Batık gerçek bazen aylaklığımızda, bazen rüyalarımızda su yüzüne çıkar” demiş büyük bir sanatçı bir zamanlar. Bilim güç ve güzelliğin nefes kesici bir aletidir ama iyi bir ebeveyn değildir; daha geniş, daha derin, daha eski bir şeyle dengelenmelidir. Rüzgar ve hava gibi, ekosistemler ve mikroorganizmalar gibi, kar kristalleri ve evrim gibi; insan öğrenmesi hala yabani, tahmin edilemez,çiçeklemen bir kırılma hareketi,  hiçbirimizin ölçüp kontrol edemeyeceği kadar gizemli ve karmaşık olarak durmaktadır. Ama hepimiz bu  çiçeklenen kırılma hareketinin bir parçasıyız ve yavrumuzun öğrenme ve gelişimine yardım etme yeteneği bizim DNA’mızda var. Bunu yeniden keşfetmeye şimdi başlayabiliriz. Dene. Gözlemle. Dinle. Gezegenimizin her yerinde hala bulunan binlerce diğer öğrenme yollarını keşfet. Bilgiyi oku ve onu bir tarafa bırak. Çocuğunuzun gözlerini izleyin, onları ne sıkıyor ve öldürüyor; ne ışımasına, hızlanmasına, ışıkla parlamasına yol açıyor. İşte bu, öğrenmenin yattığı yerdir.

Çeviri: Duygu Kurat

Edit: Özlem Arkun

Çevirideki bağlantılar orjinal metindeki bağlantılar esas alınarak düzenlenmiştir.

Orjinal metindeki dipnotlar ve kaynaklar için buraya

Daha fazla Carol Black için buraya tıklayabilirsiniz.

Schooling The World Belgeselini buradan izleyebilirsiniz.

Dünyayı Tepetaklak Çevirmek- Belirsizliğin Kasıtlı bir Yaratımı Olarak Oynamak

Bu yazı Stuart Lester ve Wendy Russell tarafından kaleme alınan “ Turning the World Upside Down: Playing as the Deliberate Creation of Uncertainty” adlı makaleden alınarak çevrilmiştir. 

1-Giriş

Bir yaz günü öğleden sonra  bazı çocuklar etrafı araştırıyordu. Çocuklardan biri ortalığa dağılmış haldeki araç gereç kulübesinden bulduğu kırmızı bir kızakla göründü.

“Bakın ne buldum! Bununla ne yapabilirim?” dedi. Başka bir kaç çocuk daha onu takip etti. Buldukları şeyi su deposu yapısının tepesine çıkarmaya karar verdiler. Kızağı yapının tepesine çıkarmak için birlikte çalıştılar.  Kum çukurunun üzerine sarkan halatın olduğu yere kadar geldiler. Grup 4-5 kişilik  usta tırmanıcılardan oluşuyordu, ben de biraz uzaktan neler olacağını izlemeye karar verdim.

Kızağı kumun üzerinden yapının en ucuna kadar ittiler, ağırlıklarıyla kızağın en uçtan düşmesini engelleyerek iki çocuk da kızağın üzerine oturdu. Geri sayımın ardından arkadaki çocuk kalktı ve diğer çocuk hala üzerindeyken kızak kaymaya başladı.  Kızakla birlikte düşmemek için tam zamanında halatı yakaladı. Heyecan seviyesi daha önce oyun alanında hiç  görmediğim seviyedeydi. Yukarıya doğru tırmandı, diğer çocuklar hayatta kaldığı için onu kutladılar.

“Bu dehşet bir şeydi! Dehşetti biliyorsun değil mi?” dedi. Diğer çocuklardan biri;“ Bunu her gün yapabiliriz!” İlk çocuk “ Yapabileceğimi bilmiyordum! Öleceğimi sanmıştım!” (Araştırma katılımcısının bloğundan)

3. Oyun, Sağlık ve İyi Oluş

Gelişmiş dünya ülkelerinde oyun, çocukluğun belirleyici bir özelliği olarak görülür, ‘‘sağlıklı’’ gelişime katkı sağlandığından büyük ölçüde değerlidir. Geleneksel kaynaklar gelişimi, olgunlaşma süreci olarak, basitten gitgide karmaşıklaşan evrensel aşamalardan geçerek, ya da ‘‘toyluktan’’ ‘‘olgunluğa’’ ilerleyiş olarak gösterir. İlerleme, gelişim çerçevesi içerisinde geleceğin bilindiği senaryolar önerir ve böylece gelişmekte olan hayatı önceden var eder [31] ; gelişim ‘‘tüm potansiyeline ulaşmak’’ olan bir sürece dönüşür ya da çocuğun yetişkin olması için neye ihtiyaç duyduğu soruları ile bezenir. 

Belirsizlik ve riskten kaçınma arzusu; eleştirilmeden, kabul edilmiş bilgi ve gelenekler, “verilen problemlere karşılık gelen çözümlere ve verilen sorulara karşılık gelen cevaplara yerleşen bir hafife alma hissi” takınır [32] (s.82). Bu sağduyu ya da tutuculuğun malzemeleri, öğretileri, uygulamaları ve söylemleri; ilerleme hakkında yargılar uyandıran,  iyi ya da kötü veya doğru ya da yanlış gibi bir dizi ikili ilişki arasında ayrım yapan, iyi niyetlerle ve herkesin yararı için uygulanan belirli bir çocukluk görüşü sunar.

Oyun, bu ilerlemeyi desteklemek amaçlı bir kontrol mekanizması olarak kullanılabilir [33] böylelikle – büyümeye açıkça  katkı sağlayan –  arzulanan oyun davranışlarını destekleyen, ya da açıkça amaçsız, saçma ve istenmeyen diğer oyun formlarını sansürleyen araçsal bir değer üstlenebilir.   

Oyun, fiziksel, bilişsel, sosyal ve duygusal becerilerin gelişmesi açısından önemli bir yer tutar, bu durumda oyunda ‘‘ertelenmiş fayda’’ yaklaşımı salt oyun oynamanın ötesine hizmet eder [34,35]. Bu açıdan oyun, bir aktivite olarak tanımlanıp sınıflandırıldığında, organizasyon düzleminde, düzenlenmiş, yapılandırılmış ve belirli amaçlar için, tahsis edilmiş zaman ve mekânda gerçekleştirilen aktive sınıfına dahil olur. Örneğin, oyun ve öğrenme söylemi çocuğun araştırma ve keşfetme özgürlüğünü hoş karşılama iddiasında olsa da   bu özgürlük, pedagojik bir bakış ve inceleme ile kontrol altında tutulur; çocukların doğru şeyleri keşfetmeleri esas alındığından, çocuğun keşfetme özgürlüğü, sıkı bir şekilde kayıt altına alınır ve denetlenir [36].

Somutlaştırılmış bir araç şeklinde kullanılan gelişim anlatımı, makalede yer alan birbiriyle ilişkili başlıca iki tartışma konusu içeriyor, bunlar sağlık (hastalığın seyir etmemesi), ve güvelik (risk yönetimi) olarak adlandırılır. Bu işlevsel kullanımda odağın büyük bir çoğunluğu bilhassa fiziksel olarak ve açık havada oynanan oyunlar üzerine. Oyunun araçsal değerine artan ilginin bir örneği olarak, sosyal sağlık kurumları ve sağlık teşviki birimleri obezite ile mücadele etmek için oyundan bir araç olarak yararlanıyorlar [37,38], gelişmiş dünya ülkelerinin sağlık gündemine girmiş ve halı hazırda yükselmekte olan bir konudur [39]. Obezite söylemi, olağan biyotıp bakış açısından, hareketsizlik, düzensiz beslenme, obezite ve sağlıksızlık ilişkisine odaklanır; ‘‘obez ve risk altındaki (aşırı kilolu) vücutlar tembel ve ağır bedeller ödeyen   şeklinde resmedilir ve uzman kontrolü altına alınma ihtiyacı duyulur’’[40] (s.228).

Amacımız, aktüel obezite söylevini analiz ederek eleştirmek değil; oyun oynamanın bu parametrede nasıl bir mertebeye ulaştığıdır. Alexander ve arkadaşlarının [37] notuna göre amaçlanana ulaşılmasını sağlanması için müzakere ve planlama gerektiren ciddi bir faaliyet haline geliyor. Çocuklar için oyun ve obezitenin oyunu sağlıklı bir akvite olarak yapılandırması üzerine basılan tanıtıcı edebiyat ürünleri, oyunu yalnızca değerli biçimleriyle  sınırlarken  (oyunun istenmeyen biçimlerini kastederek, bu bağlamda genel olarak  oturarak oynanan oyunlar) aynı zamanda yetişkinleri çocukların hareketlilik içeren oyun aktivitelerine teşvik etmesi gerekliliğini gün yüzüne çıkarır [37,38].

Yine de bu tür politikalar, çocukların buldukları heryerde oyun yaratma kabiliyetini büyük ölçüde göz ardı ediliyor [41]: ‘‘Çocuklar nerede oyun orada’’ [42] (s. 10). İlk bakışta su kaydırağından kaymak, kasıtlı olarak fiziksel aktivite olması için amaçlanan bir eylem değildir, dürtüsel bir şekilde meydana gelen bir harekettir.   

Obezite ile mücadelede bir araç olarak ‘‘fiziksel oyunun’’ araçsallaştırılmasının yanı sıra, ‘‘Riskli oyun’’ a atfedilen değer ve bunun çocukların risk değerlendirme yetkinliklerinin gelişimine yaptığı önerilen katkıdır [43]. Yine de bu durum bir nebze belirsizliğe ve probleme yol açar. Masumiyetinin korunması başlığı altında, çocukların risk alması tehdit edici olarak görülür ve  çocuklardan riskten uzak durmaları beklenir, yaralanmalar ya da yaşam tarzından kaynaklanan hastalıklar da yetişkinlerin kötü risk yönetimi ile ilişkilendirilir [44]. Aynı zamanda, belli bir düzeyde göze alınan riskin faydalı olduğu savunulur. Risk-fayda değerlendirilmesinin yapılanmasında dengeli bir tavır sahiplenilmesi gereklidir, özellikle de Britanyada;

Gözetim altında oyun kurulurken denetimde yer alan bireylerin yaklaşımı ve sorumluluğu ile birlikte risk yönetimini göz ardı etmeden çocuklara ve gençlere yönelik faydalı bir oyun geliştirebilirler. Fayda sağlamak ve olası riskleri göz önünde bulundurmak, oyunu kuran bireylerin bu kuramda temel olan iki hedefi özümsemelerini sağlar: gençlere ve çocuklara eğlenceli, mücadeleci, etkileşime açık oyun fırsatları sunarken çocukları tolere edilemeyecek, zarara uğratacak risk faktörünün denetlendiğinden emin olmalarını [45] (s.8).

Bu yaklaşım, çocukluğun tüm kurumlarına nüfus eden abartılı riskten kaçınma durumuna bir karşı koyuş olarak görünse de, (gerekli) risk yönetim süreci tekniği dili içerisinde ifade edilir, yetişkin bireylere nelerin irrasyonel davranış olarak algılanacağına dair bir kontrol mekanizması olmaları için sorumluluk yükler.  Bunun yasallaşması, yetişkinlerin mesuliyeti ve kuralları, çocukluğun masumiyeti, koruma, en iyi fayda ve gelecek vatandaş gibi  çok daha geniş bir bağlamda iç içe geçmiştir.  Bunlara, “problem” yaratan  dolaylı etkiler de eşlik eder ve böylece ne söyleneceğine ya da yapılacağına dair keskin  sınırlar çizilir.  Bu yüzden yetişkinler genellikle;  oyunların “mış gibi” doğasını ve canlı duygusal boyutlarını  takdir etmek yerine, oyunlardaki içeriği olduğu gibi  ve risk odaklı bir okumaya dayalı olarak değerlendirebilirler. 

Korumacı anlayış açısından bakıldığında herhangi bir yaralanma olasılığı istenmeyen bir durumdur, potansiyel bir zarar ortaya koyar, sadece çocuklar için değil, aynı zamanda yetişkinlerin çocukları güvende tutma görevinde başarısız olmaları açısından [34]. Bu düşünce, açılış senaryosuna kolayca uygulanabilir.  Çocukların davranışları riskli olarak anlaşılabilir, yetkili yetişkinin bu durumda yaralanma olasılığı hakkında bir karara varması ve dile getirmesi gerekir, bu durumda çocukların yetkin tırmanıcılar olduğunu dile getirmektedir. Çocukların risk değerlendirme becerilerini geliştirdikleri anlaşılabilir, ki bu durumda şüphesiz öyledir,  yine de yapılan gözlemler aynı zamanda bu deneyimin çocuklar için heyecan verici bir güç olduğunu da ortaya koyuyor, bu konu daha sonra ele alınacaktır.

Kamu sağlığı ve eğitim kurumlarından oyuna artan ilgi var, ‘iyi oluş’ kavramı da sağlık ve sağlık sorunlarının bir eki haline geldi. Bunun çocukların sağlığı ve gelişimi arasında bir ilişki olduğu varsayımı ile birlikte, bunun tanımı ‘sağlıklı gelişim’ terimi ile belirttiğimiz çocukların iyi oluşunun normatif ölçümlerine yönelik bir kısaltmadır. Ancak kavramlar yetersiz bir şekilde tanımlanmıştır, iyi oluş, pozitif sağlık, yaşam kalitesi ve mutluluk gibi çeşitli terimler sık sık birleşik, belirsiz, tanımı eksik ve  literatürde tutarsız olarak kullanılmış [47,48], dolayısıyla çokça eleştirilmiştir [49,50].  İyi oluş hali; iyi olmanın ne olduğunu objektif ve normalleştirici bir tanımı benimseyen,  oldukça politik bir kavramdır. 

Çocukların iyi oluş halini hesaplamaya sıra geldiğinde, ölçümler eksik bir yaklaşım ortaya koyar: çocukların iyi oluş hali, fiziksel, zihinsel ve eğitimdeki “eksikliklerle”  ölçülür. 

Böyle bir bakış açısı, çocukların kimliği ve  gidişatının önceden belirlendiği ve “normal” olmaktan alıkoyan şeyin  ne olduğunu belirlemek için uygulanan, çocukları “iyi-olanlar” şeklinde değil, “iyi olacak olanlar” şeklinde bir vurguyu inşa eden, bir ajandayı destekler [51]. 

Morrow ve Mayall [50] (s. 227) iyi oluşa odaklanmanın nihayetinde bireyci, öznel, çocukların hayatlarının politik niteliğini ortadan kaldırma riski taşıyan bir yaklaşım  olduğuna;  çalışmaların çocukları kendi günlük dünyalar ve deneyimlerinden soyutladığı sonucuna vardılar. 

“İyi oluş” ölçüleri; yaşanmış deneyimlerden ya da insanların dağınık, karmaşık ve rastlantısal gündelik hayatlarından çıkardıkları,  iyi oluş ve mutluluğun genel tanımlarından ziyade,  siyasi partilerin öncelikleri ve  ideolojileri  hakkında daha çok şey söyler. 

Çocukların oyunları, bu süreçte giderek artan bir şekilde,  ekonomik olarak üretken ve sağlıklı yetişkinlerin gelişimini desteklemek için  uygun davranışlar hakkında değerler aşılamak için tasarlanmış bir dizi stratejik geliştirme süreci ile karıştırılmaktadır. 

Burada tehlikeli olan konu, bu müdahalelerin değeri değil, çocuklar ve oyun arasındaki  ilişkiye dair belirli bir anlayış ürettikleri yollar hakkındadır:

çocukların oyunlarının sağlıklı ve aktif olmasını düzenler ve böylece çocukların oynamaya teşvik edilmesini, oyunun diğer göreceli niteliklerinin görmezden gelinmesini normalleştirir. Aslında, sadece eğlenmek için oynamak (yani anlamsız zevk) ortak bir çocukluk deneyimi olarak düşünülse de, sağlık için, daha üretken ve açıkça aktif oyundan daha az önemli görünmektedir   [37] (s. 14).

Açılış senaryosuna geri dönersek, böyle bir hesap, fiziksel kaynakların faydalarını ve faaliyet, risk değerlendirme becerilerinin geliştirilmesini ön plana çıkaracaktır, fakat son birkaç cümleye fazla dikkat vermeyin:

“Bu dehşet bir şeydi! Dehşetti biliyorsun değil mi?” dedi. Diğer çocuklardan biri;“ Bunu her gün yapabiliriz!” İlk çocuk “ Yapabileceğimi bilmiyordum! Öleceğimi sanmıştım!” 

Bununla birlikte, bu gibi durumlarda bile, çocuklar düzenlenmiş olsa da kendiliğinden, öngörülemez ve eğlenceli, birlikte oyun yaratma eylemleri, anları için fırsatlar her zaman vardır, bu çocukların ve bazen de yetişkinlerin, başkalarının kendilerine dayatmaya çalıştıkları davranış ve hareketlerden kaçmalarını sağlar.  Ek olarak, şimdi oyuna bu noktadan bakıyoruz. 

Bu yazı Stuart Lester ve Wendy Russell tarafından kaleme alınan “ Turning the World Upside Down: Playing as the Deliberate Creation of Uncertainty” adlı makaleden alınarak çevrilmiştir. 

Makalenin orjinaline buradan erişebilirsiniz.

Çeviri: Zeynep Yükseloğlu

Düzenleme: Özlem Arkun

Görsel: The Land DocumentaryErin Davis

Akilah Richards – Özgür İnsanlar Yetiştirmek* (TEDxAsburyPark)

Çocuklarımız doğası gereği güvenilmez mi?

Tabii ki!

Değil mi?

Eğer yetişkinler tarafından doğru yetiştirilmeden 

kendi hallerine bırakılırlarsa, yalan söylerler, çalarlar,

hatta ispiyonlarlar değil mi?

Sanırım bunu sürekli görüyorum?

Siz de görüyorsunuz, değil mi?

O çikolatalı pasta ile kaplanmış tatlı küçük suratlarla, 

hiç yemediklerine yemin ederler.

Yalancılar.

O “yemedikleri” keki sizin izniniz olmadan aldılar, hırsızlar.

Sonra da büyükbabanın onlara keke ulaşmaları için yardım ettiğini söylüyorlar?

İspiyoncular.

Yani, bu kanıt bizi çocukken bizim de bütün çocuklar gibi güvenilmez olduğumuz sonucuna götürüyor..

Bu, genç insanlar olarak, dürüstlüğün öğretilmesi için zamana ihtiyacımız olduğunu mu ima  ediyor?

Esasen bütün güvenilir insanlar yetişkinler mi?

Gerçekten çocuklar hiçbir zaman, onlara belli özgürlükleri bahşedeceğimiz  kadar güvenilmez mi?

Mesela zamanlarını nasıl geçirmek istediklerine karar verme özgürlüğü?

Ya da istediklerini öğrenme özgürlüğü?

Bunu soruyorum çünkü gençler kesinlikle özgürlükleri için zorluyorlar değil mi?

Ya kimse onlara özgürlüğün ve güvenilirliğin insan olmakla beraber geldiğini söylemememiş, ya da bu yutturmacaya inanmıyorlar.

Açıkça, özgürlüğün bir insan hakkı olduğuna inanıyorlar.

Ama buna kolektif yetişkin cevabımız genellikle şöyle oluyor:

Hayır, hayır tatlım, özgürlük doğarken hak ettiğin bir şey değil, 

özgürlük kazanman gereken bir şey.

Özgürlük doğuştan gelen bir insan hakkı değil, bu bizim çocuklara kolektif cevabımız.

Sanırım bu mesajı kabul ettirmeye çalışmamızın bir nedeni yetişkinler olarak, sadece güvenlik anlamında değil aynı zamanda hayat çıkarımı olarak, çocuklara neler olabileceğine dair korkularımız. Çocuklarımızın güvenilmez olmasından, ya da daha kötüsü başarısız olmasından korkuyoruz.

YANİ MESELE ŞU:

  • Dünyada belirli türden insanları yetiştirmekten korkuyoruz ve bu korkuyu azaltma yolumuz, onun bizi kendileri korku ve güven eksikliğinden kaynaklanan ebeveynlik ve eğitim uygulamalarına çekmesine izin vermek.

Yani biz yetişkinler güvenilir insanlar yetiştirmek istiyoruz ancak bunu çocukların zamanlarını ve görevlerini kontrol ederek, onları, güvenilirliği yaratan gerçek yaşam deneyiminden etkili bir şekilde uzak tutarak yapıyoruz.

Gerçekten de,  genç insanlara yalnızca bize itaat ettikleri noktada güveniyoruz.

Güven böyle mi oluyor?

Ben eskiden böyle düşünürdüm. Fakat iki çocuk sahibi olup onların duygusal sağlıklarını akademik gelişim pahasına kaybettiklerini deneyimledikten sonra  bu inanışa artık tutunamadım.

Böylece, çocuklarım hakkındaki, öğrenme hakkındaki ve tüm bunların arasındaki bağlantı ve güven konusunda neye inandığımı sorgulamaya başladım. 

Ve bu bağlantı, özgürlük, çocukluk ebeveynlik ve güvenin kesişim noktaları hakkında her zaman sorduğum soruları ateşleyen şey.

Şimdiye kadar size  11 soru sorduğumu fark ettiniz mi? 

Çünkü rahmetli usta söz yazarı Christopher “Biggie” Vallace’ın “manyakça soru sorma” dediği şeyi hatırlatmak istiyorum. Bir kişinin, Güven ve Özgürlüğü Çocukluğa bağlarken sorguladığı, son derece önemli olan bir yaşam becerisi, özellikle de çocuklara kendi öğrenme süreçlerinde güvenmek ve kendi hayatları hakkında ciddi kararlar almaları konusunda.

Birçoğumuz için bu bir çeşit özgürleşme pratiği.

Ben buna Özgür İnsanlar Yetiştirmek diyorum.  

Ve pratikle, manyakça soru sorma becerim giderek gelişti ve  şu benim için oldukça netleşti:

Bir grup insanın, biz onları güvenilir hale getirene dek,  tabiatı gereği güvenilmez olduğuna karar vermek, tehlikelidir! Bu, bizi ilişkilerde neyin sağlıklı ve normal olduğuna dair baskıcı ve toksik düşüncelere sürükler.

Ve biz bu toksik baskıcı şeyleri çocuklarımızı sevmediğimiz için ve onlar için en iyisini istediğimiz için yapmıyoruz, bunu yapıyoruz çünkü bize güvenilmez olmadığımız öğretildi. Ve bu yüzden, bizler kendi ebeveynlik ve eğitimimizi korku yerine güvene kök salan bir dil ve pratik geliştirmedik.

Bizler, okulun güvenilir, özgürleşmiş  insanlar yetiştirmemize yardımcı olduğundan değil, her zaman gördüğümüz bu olduğu için, zorunlu okul gibi baskıcı stratejilere başvuruyoruz. Bugünkü toplumumuzda baskı araçları,  güven temelli pratiklere göre çok daha fazla normalleşmiştir.  

Ve baskı araçları derken, çocukların güvenilir olmadıkları ve bu nedenle bilginin yukarıdan aşağıya doğru, bir öğretmenden boş bir kaba benzeyen bir öğrenene aktarılan bir şey olduğu fikrine dayalı gündelik ödül ve ceza temelli sistemlere dahil olmaya zorlanmaları gerektiği varsayımına dayanan sistemleri kastediyorum. Çok az kaynak verilen ancak genellikle öğretmenin büyük ölçüde, çocuğunsa kuşkusuz biçimde hiç girdisinin olmadığı, çokça çıktı ve parametre verilen bir öğretmenden.

Baskı araçları diyerek, çocukları, kasıtlı ve yaygın bir şekilde Siyah, Yerli ve Beyaz Olmayan insanların katkılarını ve bilgi sistemini, tarihsel ve güncel olarak dışarıda bırakan bir müfredata tabi olmaya zorlamaktan bahsediyorum.

Şöyle ki; kızlarımızın  okuldaki ilk iki yılı manyakça soru sormaya başladığımız zamandı. O soruların sonucu olarak bugun:

  • Marley ve Sage  15 ve 13 yaşlarında ve notları iyi değil.
  • İftihar listesi yok, etkileyici test sonuçları yok, okulda sivrilmiyorlar.
  • Esasen okula gitmiyorlar çünkü bu bizim okulsuzluk aracılığıyla özgür insanlar yetiştirme pratiğimizin bir parçası.

Biz bu değişimi yaptığımızda, babaları Kris ve ben evimizin ve gelirimizin tüm yapısını ortak yaşam düzenlemelerine, daha fazla toplu taşımaya ve girişimciliğimizi belirli bir yerde olmamızı gerektirmeyen web tabanlı çalışmalara odakladık,  bunun bugünkü tanımı dijital göçebe.  Okulsuzluk yaşantımızın nasıl yürüyeceğini bilmiyorduk ama manyakça soru sormak, kaos duygusunun yerini netliğin almasına yardımcı oldu ve biz de dijital göçebeler haline geldik.

Okulsuzluk, Özyönelimli eğitimin bir formu;  bu kavram bir öğretmen ve yazar olan John Holt tarafından ortaya atıldı. Bu evokulundan farklı olarak önceden belirlenmiş konulara ya da herhangi bir müfredata bağlı kalmıyor.  

Okulsuzluk hakkında birşey duyduysanız  muhtemelen “okulsuzluk, ebeveynlik yapmamaya eşittir” i de duymuşsunuzdur. 

Sineklerin tanrısı, sadece en ayrıcalıkların işine yarayan  su katılmamış kaos, değil mi? Eğer çalışmak zorundaysanız, zengin ya da beyaz değilseniz, okulsuzluğu yürütemeyeceğinizi söylerler. Gerçekten? Çünkü benim geçtiğimiz üç yıldan bu yana neredeyse her hafta gerçekleştirdiğim halka açık konuşmalar bize gösteriyor ki; okulsuzluk bir özgürleşme işidir, topluluk içerisinde özgür bireyler yetiştirme işi, hatta özellikle en dezavantajlılar arasında.

Benim okulsuzluk tanımım çocuğa güvenen, baskı karşıtı, sevgiyi merkezine alan bir ebeveynlik yaklaşımı. Bu rıza, saygı ve kendinden emin bir otonomi üzerine kurulu bir yaşam.

Bir çok çocuk için,  okulsuzluk kendilerine olan güvenini inşa eder. Bundan dolayı utanç duymadan başarısız olabilirler. Ne zaman yemek yiyecekleri kendilerine söylenmeden, kendi bedenlerini kontrol edebilirler. Aktif olarak sosyal çatışmaları yönetmek konusunda becerilerini ortaya koyarlar, kişisel kaygılarının üzerine giderler ve önyargılarının başka insanlar için zararlı olacağını  ve nasıl daha iyisini yapacaklarını fark ederler.

Şimdiye kadar muhtemelen benim için manyakça sorularınız vardır, değil mi?

Çocukların bütün gün ne yapıyorlar Akilah?

Bu yasal mı?

Okulsuzlar üniversiteye girebiliyor mu?

baksanıza şimdiden manyakça sorgulamaya başladınız. Devam edin!

Aslında hadi en baştaki soruya dönelim:

Çocuklar doğası gereği güvenilmez mi?

Hayır! Peki bu sonuca nasıl vardım?

Manyakça soru sorma.

Dikkatli sorular, güvenilir seçimler; özgür insanlar yetiştirme kararı gibi, bize baskının başka biçimlerini fark etmek ve dağıtmak konusunda yardımcı oluyor— deneyimlediğimiz önyargılar ve -izmler gibi, ama şimdi araçlara, örneklere, desteğe, dile sahip olarak, seçmekten vazgeçebiliriz.

Bugün, sizi manyakça soru soran bir düşünce biçimi geliştirmeye davet ediyorum.

Biz yetişkinler baskı araçlarını kullanmaya devam ederek, özgür insanlar yetiştirmeyi bekleyemeyiz, bu yüzden çocuklarımızla kurduğumuz ilişkide yetki ve öncelikleri sorgulamalıyız.

Teşekkür ederim.

Akilah Richards’ın izniyle, TEDxAsburyPark’ta gerçekleştirdiği konuşma metninden çevrilmiştir.

Raising Free People

Bayraklı – Barış Manço Parkı

İzmir depremi sonrasında çadır alanına dönüştürülen Bayraklı Barış Manço parkında, Çiğli Belediyesi ortaklığı ile bir yap-boz oyun etkinliği gerçekleştirdik. Yakaladığımız bir kaç kareyi videoya dönüştüren Oyna Yap Boz ekibinden Elif Kıyak’a teşekkür ederiz.

Fotoğraflar: Buğra Efem Uslu

“Oyun, kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği zamanlarda yaptığım şeydir”

Bu röportaj X-X Soru Cevap dizisi kapsamında X-X INSTITUTE ile gerçekleştirilmiştir.

Pop-up Adventure Play’in kurucuları Morgan Leichter-Saxby ve Suzanna Law’dan aldığı eğitimlerle Türkiye’nin ilk oyun kurucusu olan ‘oyun savunucusu’ Özlem Arkun’a sorduk.

Küçük bir kızınız da var bildiğimiz kadarıyla. Oyun sizin için nedir?

Evet, altı yaşında bir kızım var ve doğduğundan beri oyunun ne olduğunu bana anlatabilmek için çok çabalıyor. Onun bunca çabasının ardından anladığım tek şey ise oyunu tanımlamanın çok zor olduğu. Oyun, onu tanımlamak için fazla büyük; yani hiç âşık olmamış birine aşkı anlatmak ne kadar imkânsızsa oyun oynamayı unutan birine oyunu anlatmak da o kadar imkânsız olabilir. Yine de imkânsıza ulaşmanın mümkün olduğuna inanırsak ve denemekten vazgeçmezsek başarmak mümkün olabilir, değil mi? Bence oyunun tanımı biraz bu: Olasılıkların sonsuz olduğu ya da imkânsız olanın mümkün hâle geldiği bir durum; bir aktiviteden ziyade bir his ya da bir zihin durumu.

Ben yine de cevabı bulmakta zorlandığım pek çok şey gibi kızıma sordum: “Oyun nedir sence?” Dedi ki, “Canımın istediğini yapmak.” Bu çok basit ama çok güçlü bir ifade. Benzer bir cevabı sekiz yaşındaki başka bir çocuk vermişti. “Oyun, kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği zamanlarda yaptığım şeydir” diyordu. Çocukların her konuda ne kadar basit açıklamalar ürettiğini görmek inanılmaz. Bu beceriyi de artık ‘büyüyüp’, oyun oynamayı bıraktığımız bir yerlerde kaybediyoruz bence. O yüzden yeniden tanımlamaya ihtiyaç duyuyoruz ya da kendimize hatırlatıyoruz belki de: Oyun kendi istediğimiz gibi, ne zaman istersek, nasıl istersek öyle şekillendirdiğimiz bir süreç. Çoğu zaman gönüllü bir şekilde başkalarıyla birlikte olmayı seçtiğimiz, bu birliktelikten keyif aldığımız, keyif almadığımızda bırakıp gitmekte özgür olduğumuz bir ilişki biçimi. Kendimize, çevremize ve diğerleriyle ilişkilerimize yönelen bir keşif; doğrunun ve yanlışın olmadığı, sonsuz kez kurulup bozulabilir bir ‘dünya’. Yaşamsal bir ihtiyaç.

Macera Oyun Alanları’nın ne olduğundan biraz bahseder misiniz?

Macera Oyun Alanları 1940’lardan bu yana Avrupa ve Amerika’da farklı dönemlerde farklı yoğunluklarla uygulama alanı bulmuş ve kendi teorisini pratiğinden yaratmış oyun alanlarıdır. Onları bildiğimiz anlamdaki çocuk parklarından ayıran en belirgin fark, çocuklar tarafından inşa edilmeleri ve dönüştürülebilmeleridir. Hurda Oyun Alanları olarak da tanımlanabilirler, çünkü çoğunlukla hurdaya çıkmış malzemelerin çocuklar tarafından geri dönüştürüldüğü alanlardır. Bu malzemeler arasında keresteler, araba lastikleri, eski mobilyalar ya da giysiler, boyalar, halatlar gibi birçok malzemeyi sayabiliriz. Buradaki bütün malzemeler bu alanda sorumlu olan oyun işçileri (oyun kurucuları) tarafından temin edilir, seçilir, ayıklanır ve çocukların kullanımına sunulur ama malzemenin nasıl kullanılacağına çocuklar karar verir. Yani çocuklar alandaki bir kereste yığınını ateşe vererek büyük bir ateş yakmak ya da bir testere, çekiç, biraz çivi, vida ve matkap kullanarak bir kulübe yapmak konusunda tamamen özgürdür. Oyun işçilerinin işi, çocuklar için tehlike yaratabilecek durumları ortadan kaldırırken, çocukların kendi sınırları denemek için risk almasına izin veren zengin bir oyun çevresi sunmaktır. Yani oyun işçileri keresteleri alana bırakmadan önce üzerindeki paslı çivileri sökerler, ama çocukların kerestelerle çalışırken testere ve benzeri aletleri kullanmasına olanak sağlar ve yardım istediklerinde orada olurlar.

Oyun kurucu olma ateşi nasıl düştü içinize; sizin tabirinizle oyun emekçiliği fikri nasıl gelişti?

Macera Oyun Alanları ile ilk kez Joel Spring’in Özgür Eğitim adlı kitabında karşılaştım. Kitapta The Yard, Robinson Crusoe gibi bazı macera oyun alanlarına değinen bir bölüm vardı. Bunlar bildiğimiz anlamdaki oyun parklarından çok farklıydı. Çocukların kendi dünyalarını yaratmasına olanak sağlayan, ama eğer var olan çevre onlara yetmiyor, onları mutlu etmiyor, ihtiyaçlarına hizmet etmiyorsa ya da sadece çocuklar öyle karar verdiyse, var olanı yıkmakta da tamamen özgür bırakan yerlerdi. Çocukların özgürce kendi dünyalarını yaratıp yıkabildikleri bir yer, bir prova alanı, sonsuz olasılığın mümkün olduğu bir olasılık fikri beni gerçekten büyülemişti. Sonrasında biraz daha araştırmaya başladım ve biraz daha ve biraz daha… Derken kendimi oyun işçilerinin arasında buldum. Ben yaptığım şeyi tanımlarken ‘oyun kurucu’ demeyi tercih etmiyorum, çünkü oyunu çocuklar kuruyor, ben değil. Bu nedenle yaptığım şeye ‘oyun işçiliği’ diyorum, çünkü sadece işçilik yapıyorum: Materyal temin ediyorum, malzemeleri ayıklıyorum, taşıyorum, çocuklar talep ederlerse onlara yardım ediyorum ve bundan çok büyük bir mutluluk duyuyorum. Genç bir insanın hayal ettiğini yapması, kafasındaki her ne ise onu hayata geçirmesi için bir alan açmak, bunu deneyimlerken onun yanında olmak, yaşadığı çatışmalara şahitlik etmek, mutluluğunu paylaşmak, başarısızlığın ardından yeniden denemesine tanık olmak, bana kendi hayallerimde, deneyimlerimde, çatışmalarımda ve başarısızlıklarımda yol gösteren ve güç veren bir deneyime dönüştü.

Ada Düşü Sokak Festivali – Büyükada

Oyun alanı olarak şimdiye kadar nereleri kullandınız ve niye o mekânları kullandınız?

Geçtiğimiz yıldan bu yana Kadıköy’de, Büyükada’da, Çanakkale Bayramiç’te ve Eskişehir’de Yap Boz Oyun Alanları kurduk. ‘Kurduk’ diyorum, çünkü bu oyun alanlarını kurarken benimle birlikte olan oyun savunucusu arkadaşlarım vardı, onların katkıları olmadan bu deneyimi üretmek mümkün olmazdı, katkıları çok değerlidir. Biz bu alanlara Yap Boz Oyun Alanları dedik. Yap Boz Oyun Alanları, Macera Oyun Alanları ile benzer yapıda olmakla beraber, sabit bir araziye ihtiyaç duymuyor ve daha basit ya da daha hafif malzemelerle yapılıp bozulabiliyor. Birbirinden farklı noktalarda kurduğumuz Yap Boz Oyun Alanları’nda karton kutular, kumaşlar, ipler, plastik kasalar, kâğıt rulolar, araba lastikleri, el arabası, minderler, boyalar, yapma çiçekler, kuru yapraklar gibi birçok farklı malzeme kullandık. Bu oyun alanlarının her biri farklı ihtiyaçlar ve koşullarla gerçekleşti. Örneğin Bayramiç’teki, Tohum Takas Şenliği kapsamında tasarladığımız bir Çocuk Sokağı’ydı. Festivalin gerçekleştiği pazar yerinde iki gün süren ve sürekli değişip dönüşen bir Yap Boz Oyun Alanı deneyimledik. Bir korsan istilası oldu, bir kulübe inşa edildi ve sonra yıkıldı, bir havuz yapıldı, sonra bozuldu, piknik yapıldı, karınlar birlikte doydu. Eskişehir’deki ise kent ormanında günübirlik bir oyun günü olarak gerçekleşti. Yaprak yığınları yapıldı, çamurdan kanallar kazıldı ve ateşin etrafında marşmelov kızartılıp yendi. Yani her bir Yap Boz Oyun Alanında, oranın koşulları ve orada bulunan çocuklarla bambaşka bir deneyim ortaya çıktı.

Yap Boz Oyun Alanları genellikle açık havada düzenleniyordu, fakat şu an pandemi sebebiyle hassasiyetler de şekil değiştirdi. Alternatifler neler olabilir?

Evet, Yap Boz Oyun Alanları genellikle açık havada, zaman zaman ise kapalı alanlarda düzenlenebiliyordu. Pandemi sebebiyle tüm dünyada değişen koşullarda birçok farklı uygulama ortaya çıktı. Amerika’da bazı mahallelerde insanlar kendi evlerinin bahçesinde, komşu çocuklarla sosyal mesafeli oyun alanları kurdu. İngiltere’de trafiğin tamamen azaldığı bazı kaldırımlar, hatta caddeler oyun alanına dönüştü. Çocuklar mahallenin farklı yerlerine tebeşirlerle, haritalarla ya da sakladıkları oyuncaklar bırakarak birbiriyle oynamanın bir yolunu buldu. Hatta oyun işçiliğinde online oyunlar üzerine farklı pratikler ve tartışmalar ortaya çıktı. Aslında pandemi süreci ve var olan bu durum bizi farklı olasılıkları düşünmeye zorladıkça yeni yöntemler geliştirmek de kaçınılmaz olacak. Bu noktada, kendi ihtiyaçlarımızı, koşullarımızı ve çevremizi gözeterek, kendimiz için en olasılıksız olasılıkları bile olası hâle getirmenin çok da zor olmadığını düşünerek başlayabiliriz bence.

Bu yazı 15.08.2020 tarihinde Manifold Press‘te yayınlanmıştır.

“Eğitim bir Özgürlük Pratiğidir”

Geçtiğimiz Şubat ayında, Zakiyya Ismail TedxLyttletonWomen’da Eğitim bir Özgürlük Pratiğidir başlıklı bir TedX konuşması yaptı. Bu konuşmanın videosunu ve konuşma metnini yayınlamamıza nazikçe izin veren Zakiyya İsmail’e teşekkürler.

Ben bir okulzedeyim. İyi iş çıkardım ve ebeveynlerimi gururlandırdım. Ama bunun bir bedeli oldu. Zorunluluk, boyun eğme ve rekabet üzerine kurulu bir sistemde iyi iş çıkarmak; içimdeki çocuğa, meraklarıma ve bağlanma ihtiyacıma ihanet etmemi gerektirdi. Yine de atlattım; çoğu zaman…

Çoğumuz atlatıyoruz değil mi? Neden? Neden ben 12 yıl boyunca ölüm kalım mücadelesi vermek zorundayım? Hem de eğitim, gelişmek ve özgürlükle ilgili olmalıyken. Peki atlatamayanlara ne oluyor? Bunlar eğitim okumak için yola çıktığımda kafamdaki sorulardı. Çok fazla şey öğrenmedim ama unutulmaz bir satıra rastladım… “Öğrenme; bilgide, yetenekte ya da beceride deneyim aracılığıyla gerçekleşen, nispeten kalıcı değişimdir”. Nispeten kalıcı değişim. Şimdi eğer öğrenme nispeten kalıcı bir değişim ise, o zaman ben 12 yılı okulda ne yaparak harcadım? Çünkü ben hiç bir “nispeten kalıcı değişim” yaşamadım. Benim yöntemim şuydu, sınav için çalış, sınavı geç ve unut. Tanıdık geldi mi? “Öğren, sınava gir, unut” sistemi; otuz yıl önce ben oradayken, okulların olağan yöntemiydi. Çok fazla şey değişmedi. Bu öğrenme değil. Bu kısa süreli ezberleme.

Milyonlarca çocuğun içinde olmaya zorlandığı ama çok az öğrenmenin gerçekleştiği bu kurumdan, bu öğrenme yerinden kaçışın olmaması beni rahatsız etti. Ve hayatımızın o kadar çoğunu tüketiyor ki, 12- 15 yıl boyunca! Bunu deneyimledim, hayatta kalmayı başardım ve çok az öğrendim.

Nasıl oluyor da bu kurumun böylesi büyük bir etkisi oluyor. Bunun; öğrenme, eğitim ve toplumla olan ilişkisi nedir? Bu soruların cevabı kurumsal kutunun içinde bulunamaz. Dışarıya çıkmak ve kendi öğrenme yolculuğumu yaratmak zorundaydım. Kitaplar, bloglar ve videoları kullandım, ve ilişkilenecek birçok öğrenme topluluğu buldum. Okul sisteminin dışına çıkan aileler, özyönelimli eğitim merkezlerinde yer alan insanlar, topluluk öğrenme merkezleri ve ekoversiteler. Bu arada, öğrenme sürecimizi kendimiz yürüttüğümüz zaman öğrenme genel olarak nasılsa, benim öğrenme yolculuğum da şans eseri neredeyse öyleydi. İçsel motivasyon, kaynaklara erişim ve meraklı olma ve sorular sorma özgürlüğü… Yoldan sapma, yavaşlama, hızlanma özgürlüğü… Ve öğretmenlerimizi ve öğrenme topluluklarımızı seçme özgürlüğü.

İşte öğrenirken özgür olmak buna benziyor. Bazı cevaplar da buldum. Benim tahayyül ettiğim eğitim, köklerini çocuk haklarından, özgürlükten alıyordu ve toplumsal bir dönüşüme yöneliyordu. Bizim için bu, işbirliği ve toplulukla birlikte özgürce yaşama ve öğrenme pratiği olarak okulsuzluğa benziyordu. Kendi öğrenmem üzerine düşünme sürecim, bizim yolumuzu okulsuzluğa çıkardı, kendi öğrenme pratiğimden ayıkladığım değer ve prensipler ve sonuçta bilinçli olarak gerçekleştirdiğim eylemler… Eğitim budur. Bu düşüncenin eyleme dönüşme süreci, işte bu öğrenmeyi eğitime dönüştüren şey.

Eğitim tamamen içsel bir süreç. Kimse bize eğitim veremez. Kimse, kendi öğrenme sürecimizden hangi değer ve prensipleri çekip çıkaracağımızı tanımlayamaz. Eğitim, kendi doğamızla ve öğrenme kaynaklarına erişimimizle şekillenen, kendimiz için eşsiz olarak yarattığımız bir şeydir. Bizim eğitim hakkımız var. Bu birçok uluslararası anlaşma ile tanınmış bir insan hakkı. Fakat bu, diğer haklardan farklı. Bu uygulanması zorunlu olan tek hak! Rıza aranmıyor. Evet -hakkınız var- bu zorunlu bir hak. Rızaya gerek yok. Aynı zamanda kısıtlı bir hak. Yani bizim eğitim hakkımız zorunlu bir uygulama halini alıyor ve sadece zorunlu okullaşma* ile.

Özgürlük bunun neresinde? Bu hak değil; bu mecburi eğitim görevi! Zihinlerimizin belirli bir akıbete koşullandırıldığı, 12 yıllık bir zorunlu hizmet. Ya da Sir Ken Robinson’un dediği gibi, zihinlerimizin madenleştirilmesi*. Fakat zorunlu okullaşma şu anki haliyle sınırlı ve uygulamada kısıtlı.

Zorunlu okullaşma diyor ki: Öğrenmenin gerçekleştiği bütün zengin yöntemlere HAYIR. Meraklarımızı ve düşüncelerimizi keşfetmeye HAYIR. Bunun yerine bizi sınıflara kapatıyor ve erişebileceğimiz bilgiyi kısıtlıyor. Bu haliyle, zorunlu okullaşma, eğitim hakkımıza bir saldırı. Bu tek bir zorunlulukla, başka bir çok hakkın saldırıya uğradığı bir bataklığa doğru inen kaygan bir yamaç başlıyor.

Kendi okul deneyiminizi hatırlıyor musunuz? Berbat bir okul üniforması; hiçbir zaman havaya uygun olmayan ya çok sıcak, ya buz gibi, cinsiyet ayrımcılığını gözümüze sokar. Ve o korkunç denetlemeler? Saç, tırnaklar, takılar. İhtiyacın olduğunda tuvalete gitmekte özgür olmamak? Bu ne demekti? Bu insanlık dışı değil mi?

Zorlama varsa baskı vardır. Ve bu haliyle zorunlu okullaşma baskının bir aracıdır. Gençleri insani niteliklerinden yoksun kılarken farkında olmadan yarattığımız şey de yine ötekileştirilmiş başka bir topluluk. Kaçımız çocuk statüsüne geri dönmeye istekli? Böylesi insanlık dışı bir deneyimi yeniden yaşamaya? Kaçımız bu insandışılaştırmayı hayatımızdaki genç insanlar üzerinde uyguluyoruz? (Yapmamaya çalışsak bile)

Hiç ağzınızdan şu cümleler çıktı mı? “Bana çocuk gibi davranma” ya da “Ben çocuk değilim”. Aslında ne diyoruz? Bana bu şekilde saygısız davranma. Bana nasıl hissetmem gerektiğini söyleme ya da hissettiklerime nasıl tepki vermem gerektiğini. Bana insan değilmişim gibi davranma! Öyleyse çocuklara böyle davranılmasında neden sorun yok? Daha da kötüye gidiyor. Yalnızca çocuklara ötekileştirilen bir grup olarak davranılmıyor aynı zamanda küçümsenen bir grup olduklarını da öğreniyorlar. Çocuk ya da bebek kelimesi bir aşağılama olarak kullanılıyor. Çocukça kelimesi genellikle negatif bir niteleme olarak kullanılıyor. Ve çocuklar bunu kendi kimlikleri olarak duyuyor ve okuyorlar.

Dr Stacey Patton, çocukların baskı altına alınması ve kendimizi içinde bulduğumuz toplum arasındaki rahatsız edici bağlantıyı işaret eden az sayıdaki bilim insanından biri, bir çocuk hakları savunucusu. Bence, işte bu yüzden, çocuklarla nasıl yaşadığımız ve onların erişebildiği eğitim olanakları, birer toplumsal adalet meselesi. Diyor ki, herhangi bir ırk, cinsiyet, sınıf ya da cinselliğe dayanan toplumsal bir baskı düzenini; her bir genç insan neslini dünyaya gelir gelmez yok etmeden, yeniden üretemezsiniz. Üzücü bir şekilde hepimiz bu baskıyı hayatlarımızın ilk 18 yılında deneyimliyoruz.

Bu baskının bir adı var, aslında iki: Yetişkincilik ya da Çocukçuluk. Yetişkincilik, yetişkinlerin genç insanların üzerine hakimiyetini kabul eden ve yetişkinlerin gençleri baskılamasına neden olan otomatik bir varsayımdır. Bu yapısal bir düzeyde – örneğin zorunlu okullaşma ile- ve bireysel bir düzeyde, baskın ebeveynlik ile gerçekleşir. Ve sonra, sevgimizin en derininden ve en iyi niyetlerimizden alıp; gelecek bir nesli bu korkunç deneyimin içine bırakırız. Onları öğrenmelerine ket vuran, eğitim haklarına saldıran, onları insan yerine koymayan okullara gitmeye zorlarız. Bu gerçekten de her bir genç insan neslinin yaşamasını istediğimiz bir deneyim mi?

Tüm bunların sonucunda, kendimizi içinde bulduğumuz toplumdan hoşlanıyor muyuz? Ben hoşlanmıyorum. Bence bu toplum parçalanmış, saldırgan ve yokedici. Ve bize bu döngüyü kırmamız için yalvarıyor. Bu döngüyü kırabiliriz! Bir baskı aracı olarak okulların yerine, bir özgürlük pratiği olarak eğitimi koyarak bu döngüyü kırabiliriz. Genç insanlar üzerinde baskı kurmak yerine onlarla işbirliği yaparak bu döngüyü kırabiliriz. Toplulukça işbirliği lehine bireysel rekabeti en aza indirerek bu döngüyü kırabiliriz.

Sonuç olarak ortaya ne çıkabilir? Anaakım yerine Çokluakım, travma yerine sağlamlık, öğrenme hiyerarşileri yerine öğrenme toplulukları. Eğer ben sağlamsam ve parçalanmamışsam ve her birimiz sağlamsak ve parçalanmamışsak; o zaman bizim yarattığımız topluluk da sağlamdır ve parçalanmamıştır. Ve eğer topluluğumuz sağlamsa ve parçalanmamışsa, o zaman her birimiz serpilip gelişebiliriz… Ben varım, çünkü biz varız! Güney Afrika’da buna Ubuntu diyoruz. Bir özgürlük pratiği olarak eğitim, Ubuntu felsefesiyle desteklenir. Bir Ubuntu Pedagojisi!

Sizleri öğrenmeyi yeniden hayal etmeye, eğitimi yeniden hayal etmeye ve topluluğu yeniden hayal etmeye davet etmek için buradayım. Bu hayallerin diğer tarafında, çocukları onurlandıran hayret verici bir dünya uzanıyor. Hadi orada buluşalım.

Zakiyya Ismail Eğitimde bir özgürlük savunucusu. Üç çocuğu her zaman okulsuzdu. Okulsuzluğun dekolonizasyonla, toplumsal dönüşümle olan ilişkisine dair izlenimlerini ve okulsuzluğun toplumsal adaletin yaratılmasındaki rolünü sürekli paylaşıyor ve destekliyor.

*zihinlerin madenleştirilmesi: Belli türde bir çıktı almak amacıyla, zihnimizin alt üst edilerek, gelecekte bize hizmet edemeyecek hale getirilmesi olarak açıklanmıştır.

Çeviri: Özlem Arkun

Düzenlemeler için Gamze Boztepe ve Sinan Erdoğan’a içten teşekkürler.

COVID-19 Çağında Evokulluluk: Altı Okulsuz Ebeveynden Tavsiyeler

Aşağıdaki metin I’m Unschooled. Yes I Can Write adlı blogdan alınarak çevrilmiştir. Idzie Desmarais’e Teşekkürler.

***

Zor zamanlar yaşıyoruz. Dünyanın her yerinde bu krizle başa çıkmaya çalışırken, herkesin hayatı altüst oldu. Ve bu kadar ani olan değişimlerden biri de, böyle bir pozisyonda olacağını hiç beklemeyen sayısız insanın bir anda kendini bir tür evokulluk yaparken bulmasıydı. Biraz daha ilerlemeden önce belirtmeliyim ki, normalde evokulluluk buna pek benzemiyor, ve böyle olmaması da gerekiyor. “Ev” kısmı okulsuz ailelerin evlerine zincirlendikleri anlamına gelmiyor, aslında evokullular genellikle çeşitli kurslardan, evokullu kooperatiflerinden, spor faaliyetlerinden, topluluk merkezlerinden, müzelerden, parklardan ve kulüplerden oldukça faydalanıyor. Bu hepimiz için izole edici bir zaman, tabi ki normalde okula gitmeyenlerimiz için de öyle. Ama aynı zamanda, bazı açılardan hali hazırda, öyle ya da böyle evokullu olanlar için bu süreç biraz daha tanıdık. Okul-suz kısmı oldukça aşikar, ama bu aynı zamanda aile olarak birlikte çokça zaman geçirmek ve çokça yapılandırılmamış zaman demek. Bunu akılda tutarak, umuyorum ki halihazırda öz yönelimli, okul dışı, hayat boyu öğrenmeyi savunan, bir kaç okulsuz ebeveynin düşüncelerini ve tavsiyelerini paylaşmak faydalı olacaktır. Söylediklerinde birbiriyle örtüşen yanlar olduğu gibi bazı ilginç farklılıklar da var ve umarım en azından bazı sözleri sizde de karşılığını bulur, sizi rahatlatır ya da fikirler verir. Bu bir deneme zamanı, ve umarım bundan mümkün olduğu kadar çokça nezaket ve sakinlikle çıkabiliriz.

Zakiyya Ismail

Günümüz batı toplumunun belirgin özelliklerinden biri ayrışma. Bir çok aile – tercih ya da gerekliliklerden dolayı- günlerinin en güzel kısımlarını birbirinden ayrı geçiriyor. Genellikle bu ayrışma kopukluğu da beraberinde getiriyor. Bu reçete edilen fiziksel/sosyal mesafelenme bize beraberliği bahşetti. Fakat beraberlik, ayrılıklara alışkın olduğumuzda, her zaman kolay değil. Bu nedenle, birlikte olmayı, ortak bir ritmi bulmayı öğrenirken, birbirimizin etrafında ve birbirimizle dans ederken başka bir şeye ihtiyacımız var; “Sevecenlik”. Bu yüzden dans edin! Dansedin ve çocuğunuzla birlikte olmanın tadını çıkarın.

Ayrışmayı sürdüren online dersleri ve sonsuz etkinlik listelerini unutun ve bağlanmayı kucaklayın. Bu listelerin bir değeri var. Birer araç olarak. Hedef değil. Kendi listenizi yapın. Ailenizdeki bağları kuvvetlendirmenin farklı yollarının listesini çıkarın. Bağ kurmanın her bir insan için, bir çok yolu var. Bağlanmak sohbet etmeye, şaka yapmaya, en sevdiğin yemeği pişirmeye, rüyalarını ya da sırlarını paylaşmaya, hayal oyunları oynamaya, yaratmaya, sessizce oturmaya, beraberce oturmaya ve kendi kendine oturmaya benzer. Bağlanmak, sizin zihinsel ve ruhsal sağlığınız ve tüm ihtiyaçlarınızı karşılamak için bulduğunuz ortak bir dil gibidir. Ancak çoğunlukla bağlanma yargılarımızı ön kapıdan, beklentilerimizi ise arka kapıdan dışarı attığımızda ve sadece çocuklarımızla olduğumuz zaman, ortaya çıkan şeyi kucakladığımızda gelir.

Zakiyya Ismail, 20, 21 ve 13 yaşlarında üç okulsuz annesi. Websitesi Growing Minds’ı Twitter ve Instagram’da bulabilirsiniz.

Tiersa Mcqueen

Gevşeyin. Evde okulu kopyalamanın cezbedici olduğunu biliyorum, ama ebeveynlere kendi ritimlerini bulmayı ve aile olarak bir yol açmalarını öneriyorum. Koronavirüs bizi bilinmeyen bir bölgeye koydu ve gerçekten yarının ne getireceğini hiç bilmiyoruz. Bu belirsizlik bize okulun bir şeyleri yapma biçiminden ayrılıp, bizim kendine has çocuğumuz için en faydalı olacak şekilde bir şeyleri yapma fırsatı veriyor. Keyif alın. Çocuklarınızla neyi yapmaktan keyif alıyorsunuz? Özel bir tarif yapmak? Video oyunları oynamak? Sohbet etmek? Resim yapmak? Birlikte kitap okumak? Onlarla ne yapmaktan hoşlanıyorsanız, şimdi onu daha fazla yapın. Onlarla geçirdiğiniz vakitle bağlarınız güçlenecektir. Onlarla oynayın ve bırakın oynasınlar. Bırakın, oynamaları gerektiğini düşündüğünüzden daha da çok oynasınlar.

Çocuklar oynayarak epey çok öğrenirler. Çocuklarınızla gülmeye zaman ayırın. Bu sadece birbirinize daha yakın hissetmenizi sağlamaz aynı zamanda bu kafa karıştırıcı dönemde onların kaygılarını da azaltır. Bırakın yaşayarak öğrensinler. Çocuklar fevkalade esnektir ve yetişkinlerin sandığından çok daha fazlasını anlayabilirler. Şu anda normalde sadece yaz tatilinde sahip oldukları bir özgürlüğe sahipler. Şimdi onlara meraklı olma ve kendi eğitimlerinde özyönelimli olma şansı vermenin zamanı. Son olarak, beklenmedik evokullu ebeveynlere tavsiyem, bu dönemin nasıl hatırlanmasını istedileri üzerine düşünüp taşınmaları.

Maya Angelo’nun meşhur bir sözü var; “İnsanlar söylediklerinizi unutur, insanlar ne yaptığınızı unutur, ama insanlar asla onlara nasıl hissettirdiğinizi unutmaz.” Sizin çocuklarınız da evokullu deneyimleri süresince yapmak zorunda oldukları çalışma sayfalarının içeriklerini, sanal öğrenme sitelerini unutacaklar, ama bu süreç boyunca evde ailesiyle birlikte olmanın nasıl hissettirdiğini asla unutmayacaklar. Ebeveynlerinin bu sürece nasıl tepki verdiğini hatırlayacaklar, çünkü sizi izliyorlar ve öngörülemeyen birşeyler olduğunda bununla nasıl başa çıkacaklarını sizden öğreniyorlar.

Tiersa Mcqueen, 9 yaşında ikizler ve 12, 14 yaşındaki okulsuzların annesi. Onu da Twitter’da bulabilirsiniz.

Fotoğraf: Aaron Burden Unsplash

Vina Joy Duran

Bu pandemi, gerçekten bizim toplumumuzun adaletsiz yanlarını gösteren bir ayna oldu, buna yetişkinlerin çocukların üzerinde kontrol ve güç sahibi olmasının meşrulaşması da dahil. Bu, herhangi birine kişisel olarak yakıştırdığım bir yargıdan ziyade, yapmak zorunda olduğum önemli bir toplumsal eleştiri çünkü buradan iyi bir şey çıkacaksa, bu krizin ışık tuttuğu şeyleri yeniden düşünme fırsatı yaratarak mümkün olacak. Ancak bundan sonra yeni bir şey yaratabiliriz. Eğer bütün bunlardan hissettiğiniz rahatsızlıkla oturabiliyorsanız, işte size pek rağbet görmeyen tavsiyem: Bırakın çocuklarınız oynasın. Evet, sadece bırakın oynasınlar. Bu zaten hepimiz için oldukça stresli bir zaman. Sağda solda ebeveyn grupları arasında paylaşılan sert Coronavirus programını bir kenara bırakın. Lütfen. Evde okulu kopyalamayın.

Çocuklarınıza sadece onların olan, yapılandırılmamış zamanı ve mekanı verme fırsatını boşa harcamayın. Şu anda çocuklarınız tüm bu özgürlükle ne yapacağını bilmiyor olabilir, özellikle de daha uzun zamandan bu yana kapatılanlar. Çocuklarınız bir programlarının olmasına ve zamanlarını ne yaparak harcayacaklarına başkalarının karar vermesine alışkınlar. Bu yüzden onlara bu özgürlük hediyesini verin. Onlara sadece oynama, yeni bulunan bu boşlukla ne yapacaklarını keşfetme, yeni bir hobi bulma, ve onlarla gerçekten beraberce yapmak istediğiniz şeyleri bulma hediyesini verin. Bırakın günlerine kendileri karar versin. Bırakın sıkılsınlar. Sıkılmak ne güzel bir hediyedir. Sıkıntıdan çıkanlar inanılmazdır. Eğer çocuklarınıza tamamen özgürlük vermek sizi çok kaygılandırıyorsa, o zaman herkese iyi hissettirecek esnek ve serbest ritimler yaratın. Onlarla hayatı eyleyin. Çocuklarınızın her zaman öğrendiğine güvenin.

Ve işte hepsinden daha radikal bir fikir: Bırakın onlar SEÇSİN.

Vina Joy Duran 11 ve 4 yaşında iki okulsuz annesi. Vina daha önce kendi facebook hesabında yayınladığı daha uzun bir posttan yaptığım bu alıntıyı paylaşmama izin verme nezaketini gösterdi.

Jennifer Vogel McGrail

Bunlar belirsiz zamanlar. Bir çok insan ya çocuk bakımının bir yolunu bulmaya çalışıyor ya da bir sonraki maaşının nereden geleceğini düşünüyor. Eğer siz bir anda kendinizi çocuklarınızla birlikte evde kalırken bulduysanız, ne mutlu! Bu bir çok insanın ulaşamadığı bir fırsat. Çocuğunuzun okulu ev ödevleri yolluyor ya da sanal derslere geçiş yapıyor olabilir, sizin işiniz tadını çıkarmak. Bunu bir tatil gibi düşünün. Çocuklarınızın etrafta olmasının tadını çıkarın. Onlarla bu biricik zamanı birlikte geçiriyor olmanın tadını çıkarın. Başka türlü mümkün olamayacak olan, bu kısa anın tadını çıkarın.

Bu zamanı onlarla bağ kurmak için kullanın. En sevdikleri video oyunlarını oynarken (ve bir çok soru sorarken!) onları izleyin, onlarla kitap okuyun, kek pişirin, kutu oyunları oynayın, el işi yapın, koca bir kase mısır patlatın ve film izleyin, birlikte müzik yapın, size en sevdikleri Tik Tok danslarını öğretmelerine izin verin, aptalca videolar yapın ve bir sürü selfie çekin. Hayatları hakkında, arkadaşları ve dersleri hakkında konuşun. Hissediyor olabilecekleri korku ve belirsizlik duygularını yatıştırın. Güvende olduklarını hatırlatın. Onları tamamen yeni bir düzeyde tanıyın. Onların olduğu yerde buluşun. Odağınızı panikten, minnettarlığa çevirin.

Çocuklarınızla birlikte olacağınız bu beklenmedik zaman bir ceza değil bir lütuf. Bu zamanı çocuklarınızı gerçekten anlamak, onları takdir etmek ve tadını çıkarmak için harcayın ve okulda neler kaçırmış olabileceklerini düşünerek endişelenmeyin. Bu onların hayatında garip ve kafa karıştırıcı bir dönem ve sizden yani bu dünyada en çok güvendikleri insandan aldıkları, okulda öğrenecekleri herhangi bir şeyden çok daha kıymetli.

Jennifer Vogel McGrail, 23, 19, 15, ve 12, yaşlarındaki okulsuzların annesi ve The Path Less Taken adlı blogun yazarı.

Fotoğraf: Johnny Wall

Iris Chen

Çoğumuz yetişkinlerin ve çocukların hayatını ayrı bölmelere ayırmaya koşullandık. Yetişkinler genelde yetişkince şeyler yapmaya giderler, çocuklar da çocukça şeyler yapmaya ve bu ikili yatma saatinden önceki kaotik bir kaç saat dışında bir araya gelmez. Yetişkinler çocukları nasıl kontrol edeceklerini, nasıl eğlendireceklerini, nasıl eğiteceklerini bilirler ve çocukları sürekli meşgul tutarlar, ama aslında onlara bir şey yapmadan, onlarla birlikte basitçe hayatı yaşamayı bilmeyiz…

Covid 19 ile ilgili durum korkutucu ve bunaltıcı, ama aynı zamanda kendimizin olduğu kadar onların da temsilini, sınırlarını, bireyselliğini, ilgilerini ve ihtiyaçlarını onurlandırmayı deneyimlemek için bir fırsat olabilir. ONLARA bir şey yapmak yerine, ONLARLA olmayı deneyimlemeye nasıl başlayabileceğimize dair işte bir kaç fikir: Bağ kurun. Akademik şeyler hakkında fazla endişelenmeyin. Bu belirsiz zamanlarda, umursanacak son şey çocuğunuzun kesirleri toplayıp toplayamadığıdır. Bunun yerine, üretkenlikten ziyade, ilişkinizi ve bağınızı hedefiniz yapın. Ortaya çıkabilecek tüm güçlü duygular için yer açın.

Onların bağımsızlığına saygı gösterin. Duygusal olarak bağlanmak, göbekten bağlı olmak anlamına gelmez. Aslında bu birbirimizden bağımsız olarak bir şeyler yaparken daha rahat olmamız anlamına gelebilir çünkü birbirimize güveniriz. Her dakikalarını planlamaya çalışmak ya da kontrol etmeye çalışmak yerine, onlara seçmeleri ve günlerini kendilerinin yönetmesi için özgürlük verin. Eğer fikirlere ya da yapılara ihtiyaçları varsa onlara destek olun fakat zorlamayın ve ultimatomlardan kaçının.

Sınırları konuşun. Herkesin nasıl güvende olacağı ve herkesin ihtiyaçlarının nasıl karşılanacağına dair bir aile toplantısı yapın. Kazan-Kazan çözümleri üzerine beyin fırtınası yapın, böylece hem çocuklar hem de yetişkinler kendilerine saygı duyulduğunu ve değer verildiğini hissetsin. Çocuklar sonrasında sizin temizlemek zorunda kalacağınız koca bir dağınıklık yaratmadan, nasıl kağıt hamuru ile deneyler yapabilir? Çocuklar evin içinde Nerf kovalamacası oynarken, siz yapacağınız online toplantı için ihtiyacınız olan huzur ve sessizliği nasıl bulacaksınız?

Biz yetişkinler olarak çocuklarımızla uzlaşmaya ve onları dinlemeye istekli olduğumuz zaman, çoğunlukla onlar da aynını yapıyorlar. Çocuklarla baskıya değil de işbirliğine dayanan bir ilişki biçimini nasıl geliştireceğini öğrenmek radikal bir yaklaşım değişikliği. Şu an, bunu deneyimlemeye başlamak için neredeyse herhangi bir zaman kadar iyi bir zaman.

Iris Chen, 12 ve 10 yaşlarındaki okulsuzların annesi ve Untigering isimli blogun yazarı.

Kelly Hogaboom

Hepimizi etkileyen ekonomik ve pratik uygulamalar dışında, çoğu okullu ebeveyn ve bakım verenin, çocuklarının sıkılmasından ya da okuldan geri kalmalarından endişe ettiğini görüyorum. Buna, bir çok okulsuzun “endişelenme, sadece sakin ol, dinlenme zamanı” nın farklı versiyonları ile karşılık verdiğini görüyorum ve tabiki hayat boyu okulsuzlar olarak bununla ne kastedildiğini anlayabiliyorum.

Benim ailem bu anlamda neredeyse yirmi yıldır “evden çıkmıyor” ve hiç bir zaman ne “sıkıldık” ne de “geride kaldık”. Ancak gerçek şu ki okullu aileler, okullaşma anlayışına ve girişimci bir hayat tarzı ve dünya görüşüne alışkınlar. Ebeveynler ve çocuklar şu anda çok fazla kaygı yaşıyorlar ve ebeveynlerin çoğu böylesi bir gerginlik altındayken, kendilerine güvenerek okulsuz bir anlayışa geçemeyecek. Kendine güvenmek bir anahtar ve kendine güven böyle zamanlarda az bulunabiliyor.

Benim ebeveynlere önerim öz bakım yapmaları, haberlere kısa süre bakmaları (ve sonra kapatmaları) ve bedenlerine en iyi gelecek alışkanlıklar edinerek kaygılarını azaltmaları olacak. Bir ebeveyn olarak, kendime koşulsuz bir şekilde şiddetle dikkat etmenin, bana çok fazla faydası oldu, böylece sürekli olarak kaygımı çocuklarıma aktarmıyordum. Duygusal süreçlerimizdeki ihtiyaçlarımız kısmını, güvendiğimiz yetişkin arkadaşlarımıza, destek gruplarına, terapistimize ya da ruhsal danışmanlarımıza bırakabiliriz.

Hadi, kendimize dikkat edelim ki çocuklarımıza dikkat edebilelim. Bir çok çocuk çevrimiçi ve bu dönemde onları destekleyecek arkadaşlıklara ve harika topluluklara sahip. Çocukların ve ergenlerin en çok ihtiyacı olan şey güvenli, besleyici, bağlı ve sakin bir ev. Bazı şeyleri o yöne çekebilmek için ne yapmamız gerekiyor? Bu türden değişiklikleri yapmak için hiçbir zaman çok erken ya da çok geç değildir.

Kelly Hogaboom, 16 ve 18 yaşındaki iki okulsuz annesi aynı zamanda Bespoke Hogaboom’da elbiseci ve tasarımcı.

Kaynak: I’m Unschooled Yes, I Can Write

Siyanür Zehirlenmesinde Nasıl Hayatta Kalınır

Bu yazı Ocak 2020′ de Tipping Points Magazine‘ de yayınlanmıştır.

Savaşımın koşulları eşit değil, çünkü eğitimi, dini, yasaları, orduları ve aşağılık hapishaneleri nefret dolu insanlar yönetmektedir. Bütün çocukların özgürlük içinde iyi insanlar olarak büyümesi için yalnızca bir avuç eğitimci çaba göstermektedir. Çocukların büyük çoğunluğu yaşam karşıtlığını benimseyip destekleyenler tarafından nefret dolu ceza dizgesiyle biçimlendirilmektedir.

Bu duygusuzluğa inananlarla yaşama inananlar arasında yer alan bir kuşaktır. Hiç kimse tarafsız kalamaz bu ölüm demek olur. iki yandan birinde yer almak zorundayız. ölümün yanında yer almak sorunlu çocuklar yaratır yaşamın yanında olmaksa bize sağlıklı çocuklar kazandırır.
 –A.S. Neill1

Epeyce bir süredir içinde yaşadığımız ve çocuklarımızı yetiştirdiğimiz bu sistemin bizi nefessiz bıraktığını düşünüyorum. Bunu düşündükçe de içinde yaşadığımız sistemin, yaşamdan çok ölüme hizmet ettiğine dair daha çok kanıt buluyorum. Tıpkı siyanüre maruz kalıyormuş gibi, fark etmeden belki sadece hafif bir acıbadem kokusuyla bizi yavaş yavaş zehirlediğini ve hayatta kalabilecek tek bir nokta bırakmadığını düşünüyorum. Bu sisteme siyanür sistemi adını verdim, ve bu çocukluğumuzdan başlayarak bizden ölü insanlar yaratmaya ya da en iyi ihtimalle etrafımızda olan her şeye gözlerimizi kulaklarımızı kapayıp, sessiz kalmaya zorlayan, binlerce ilmekle örülmüş bir sistem. Ve konu ebeveynliğe, okullara ya da konvansiyonel eğitime gelirse, bunlar en ölümcül ilmeklerin çoğunu oluşturuyorlar…

Yapmakta olduğum benzetme, bazı okuyucular tarafından absürd, gerçek dışı hatta saçma sapan olarak değerlendirilebilir. Bazı noktalarda abartılı ifadeler olduğuna katılabilirim yine de tüm bu benzerlikleri öylece görmezden gelemediğimi de söylemek zorundayım. Anlatacağım hikayelerin tümü gerçek hikayeler olduğunu düşününce ve bu hikayeler kafamın içinde dönüp durmaya devam ettikçe, çoğu zaman keskin bir acıbadem kokusu duyuyorum ve zorlukla nefes alıyorum.

Kimseniz kalmazsa, umudunuz da kalmaz mı?

Bundan birkaç ay önce, sabah haberlerini okurken, bir habere rastladım. İstanbul Fatih’te dört kardeş birlikte intihar etmişti. Kapının üzerine “içerde siyanür var polisi arayın” notu bırakan kardeşler, yataklarında yan yana yatarken bulundular. İlk bakışta, 48, 54, 56 ve 60 yaşlarındaki bu kardeşlerin neden birlikte intihar ettiğini kavramak zordu. Fakat kısa zamanda bu insanlara ailelerinden yüklü bir borç kaldığı, ikisinin kronik hasta olduğu, evdeki tek maaşa haciz konulduğu, borç ve icra denizinde yüzerken kiralarını, faturalarını da aylardır ödeyemedikleri hatta ekmeği bile borçla aldıkları ortaya çıktı. Onların ölü bulunduğu gün elektrik idaresi yaklaşık 600 liralık borcundan dolayı evin elektriğini kesti. Oya, Cüneyt, Kamuran ve Yaşar kendilerinden başka kimseleri olmadığından denemekten vazgeçtiklerinde, aynı nedenden dolayı kimsesizler mezarlığına gömüleceklerdi, ne varki eski bir dostları cenazeleri teslim aldı da isimleri ile gömüldüler…

Bu olay kadar trajik bir şekilde olay bir hafta kadar tartışıldı. Hükümet ekonomik koşullardan dolayı eleştirildi, hatta bazı eylemler yapıldı. Fakat bütün suçu ekonomik koşullara atmak doğru muydu? Eğer çevrelerinde apatik bireylerden oluşan bir kitle yerine, onlara destek olan, cesaretlendiren ve birlikte çözüm üreten insanlar olsaydı, yine de umut etmekten vazgeçerler miydi? Bu hala sırrını koruyor…Yaşarken kendi hayatlarını ilgilendiren konularda kararlarına danışılmayan bir toplumda, kadınların ya da çocukların “intihar ederken” de fikirleri sorulmayacaktır elbette.

Başkasının yerine karar vermek ne zaman zararsızdır?

Bu olayın hemen ardından, baba, anne ve 9 ve 5 yaşlarındaki 2 çocuğun hayatını kaybettiği başka bir siyanür ölümü gerçekleşti. Baba “hayatımıza son veriyoruz” diye bir not bırakmıştı ama bu kez sahne biraz daha farklıydı. Baba, çocukların ellerini tutuyordu ama anne çamaşır asarken yığılıp kalmıştı. Hayatına son vermeye karar veren biri neden çamaşır asar?

Babanın geride bıraktığı nota rağmen, onun diğerlerinin hayatlarını sonlandırmaya karar verdiği aşikardı. Bu planlanmış cinayet başka cinayetleri de tetikledi. Bir hafta sonra üç kişilik başka bir ailenin siyanür zehirlenmesinden hayatını kaybettiği haberlerdeydi, bu kez anne kaçmaya çalışırken kapının eşiğine yığılmıştı….

Tüm bu olaylarda, başka birinin yaşamına son vermeye karar vermek normalmiş gibi, finansal zorluklar ve depresyon tartışmaların ana odağı oldu. Gerçekte babalar, kadınların ve çocukların kendisinden güçsüz olduğuna ve onun ardından hayatta kalamayacaklarına dair bir inancı meşrulaştırıyorlardı. Yaşarken kendi hayatlarını ilgilendiren konularda kararlarına danışılmayan bir toplumda, kadınların ya da çocukların “intihar ederken” de fikirleri sorulmayacaktır elbette. Üstüne üstlük yaşadığımız toplumda “birisi için en iyi olan şeye, bir başkasının karar vermesi” meşru görülüyor hatta teşvik ediliyor. Son olarak hiç de şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu erkekler kibar ve iyi insanlar olarak anılıyorlar, fakat öyleyse kötülük nerede saklanıyor?Acaba bilginin kontrol edilmesi, manipulasyon ve durmaksızın bir zihin kontrolü üzerine kurulu, itaati, kendini feda etmeyi kutsayan bir sistem içinde mi yaşıyoruz?

“Tatlım, bu senin iyiliğin için…”

“Ne kadar üzücü bir gerçektir ki, en büyük kötülükler, iyi ya da kötü olmaya bir türlü karar veremeyen kimseler tarafından yapılır.” –Hannah Arendt2

Goebbels’in çocuklarının hikayesi muhtemelen siyanürle ölümler hakkındaki en dehşet verici hikayelerden biridir. 1945 yılının 1 Mayıs akşamında Nazi Propaganda bakanının altı çocuğu, bir Nazi doktoru tarafından morfinle uyuşturulduktan sonra dişlerinin arasında kırılan siyanür tabletleri ile zehirlendiler. İki gün sonra Sovyet askerleri tarafından bulunduklarında altısı da gecelikleri ile yataklarında yatıyorlardı, kızların saçlarına kurdeleler bağlanmıştı. Magda Goebbels onları siyanürle zehirlemeden hemen önce kızlarının saçlarını kendi elleriyle taramış, kurdelelerini bağlamıştı. Kendi çocuklarının Sovyet askerleri tarafından ölü bulunması için hazırlayan bir anne, dehşet romantik bir sahne değil mi? Mükemmel planlanmış bir “elveda”! Uyuşturmak için morfin, öldürmek için siyanür, daha güzel göstermek için gecelikler ve kurdeleler!

Çok açık ki Joseph Goebbels yüzyılın en önde gelen azmettiricilerinden biriydi. Nazi Almanya’sının Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı olarak işini oldukça “başarılı” bir şekilde yerine getirmişti. Fakat eşinin ve kendisinin de bildiği gibi, bu çocuklar babalarının erdemsiz ve rezil eylemlerini dinleyerek büyüyeceklerdi. Bu yüzden, tıpkı yığınlar için yaptıkları gibi, çocuklar için de en iyisine onlar karar vereceklerdi. Kendi iyilikleri için utanç içinde yaşayacaklarına, güzel bir şekilde öleceklerdi.
Başkaları ” daha zayıf ya da güçsüz olduğu için” onların hayatlarını kontrol etmeyi meşrulaştırdığınızda bunun kolaylıkla daha da geniş alanlara yayılması şaşırtıcı değildir.

Nazi Propaganda Bakanı abartılı bir örnek olabilir, fakat “Nazi” ye değil de “propaganda”ya odaklanalım. Buradan başlarsak, totalitarizmin köklerini nereye kadar takip edebiliriz? Ya bu propaganda ırkçı değil de kapsayıcı bir örnek olsaydı, ya insanların eşit bir şekilde kardeşçe yaşadığı bir ütopya tasviri olsaydı?İtaatkar bir toplum yaratmak için mükemmel bir yol değil mi?

“Ah lütfen, sorgulamana gerek yok, inansan yeter!”

1978’in 18 Kasım günü, 300 kadarı çocuk 900’d olabilir, fakat “Nazi” ye değil de “propaganda”ya odaklanalım. Buradan başlarsak, totalitarizmin köklerini nereye kadar takip edebiliriz? Ya bu propaganda ırkçı değil de kapsayıcı bir örnek olsaydı, ya insanların eşit bir şekilde kardeşçe yaşadığı bir ütopya tasviri olsaydı?
en fazla insanın siyanür zehirlenmesi ile hayatını kaybettiği gündü. Halkın Tapınağı iyi niyetlerle, insani değerler için mücadele ediyordu fakat Amerikan tarihinin en büyük toplu katliamlarından birine dönüştü.

Tüm bu insanlar; ya kendilerini öldürmeye ikna edildiler ya da zorlandılar. Bu tarikat Guyana’da yağmur ormanlarının arasında dış dünyadan tamamen yalıtılmış bir kolonide yaşıyordu. Bütün iletişim kanalları kontrol ediliyordu ve sürekli olarak tarikat lideri Jim Jones’un vaazlarının yayınladığı bir radyo hoparlör sistemi dışında, yayın yapan bir iletişim aracı yoktu. Bu vaazlar her gün durmaksızın “tarikata sadakati” kutsarken, herhangi bir eleştiri ya da ayrılık, ihanet olarak değerlendiriliyordu. Distopik mi görünüyor?

Zihin kontrolünün abartılı bir örneği olarak Jonestown katliamı 40 yıldan fazla süredir inceleniyor ve tartışılıyor. Fakat bu gerçekten de istisna ya da abartılı bir örnek mi? Acaba bilginin kontrol edilmesi, manipulasyon ve durmaksızın bir zihin kontrolü üzerine kurulu, itaati, kendini feda etmeyi kutsayan bir sistem içinde mi yaşıyoruz? Bilgi kaynaklarının gücü elinde tutanlar tarafından kontrol edildiğini biliyoruz, yalnızca seçilmiş haberler ya da propagandaları görüyor ya da duyuyoruz. Hiç kimse Tel Rıfat’ta bombalanarak parçalanan Kürt çocukları hakkında haberlere denk gelmiyor, oyun oynarken farketmeden bombanın patlaması sonucu hayatını kaybeden kardeşleri duymuyor, yağmur ormanlarında katledilen insanları ya da Şili’de polisin öldürdüğü eylemcileri ve sır olarak kalan daha birçoğunu görmüyor.

13 yaşlarındayken, kompozisyon dersinde bir ödevimi okuduğumu hatırlıyorum. Suikasti hala gizemini koruyan bir gazeteci ile ilgiliydi. Bitirir bitirmez, benim yazdıklarımdan bağımsız bir şekilde, öğretmen nutuk çekmeye başlamıştı, bize temkinli olmayı, bu kadar da sorgulamamayı öğütlüyordu, o zaman beni şok eden bu durum, şimdi tamamen mantıklı geliyor.

Anaakım bir okulda eğitim gören bir çocuk olarak, benim ya da akranlarımın bir çok kez kurallara uymadığımızda ya da sadece konuştuğumuzda tehdit edildiğimiz ya da cezalandırıldığımız bir çok sahneye tanıklık ettim. Bununla birlikte bir çok kez bize doğru cevaplamamız beklenen sorular yöneltildi (“doğru” değil aslında “beklenen” cevabı vermemiz isteniyordu.) fakat neredeyse hiç sorgulamak için teşvik edilmedik. Bunu kişisel olarak algılamak isterdim ama ne yazık ki dünya üzerinde birçok ülkede, bir çok çocuk, her gün yıllar boyunca bunu deneyimliyor. İtaatkar bir toplum yaratmak için mükemmel bir yol değil mi?

Fakat belki de bizi zehirleyen sadece itaat değil, inkarın başka bir biçimidir, kendinin inkarı. Hannah Arendt ” Totaliter eğitimin amacı hiçbir zaman bir görüşün aşılanması olmamıştır; amaç, herhangi bir görüş oluşturma kapasitesini yıkmaktır.” derken çok haklı değil mi?Bütün yukarıdaki hikayeleri düşündüğümde, hakim olan sistem (adına ne derseniz deyin, kapitalizm, totalitarizm, otoriteryanizm, parlamenter demokrasi, ne olursa) bu sistem duygusuzluğa inananlar tarafından şekillendirilmiş.

Şimdi kendimizle ne yapacağız?

Konudan konuya atlarken yazdıklarımın sonuna doğru geliyorum, fakat bu noktada en başa, Neill’in “Çocukların büyük çoğunluğu yaşam karşıtlığını benimseyip destekleyenler tarafından, nefret dolu ceza dizgesiyle biçimlendirilmektedir.” sözlerine geri dönmek istiyorum. Bu sistem içerisinde büyümüş bir yetişkin olarak kendi hayatımda ve bir şekilde tanıklık ettiğim hayatlarda benzer tıkanmalarla karşılaşıyorum. Ve tüm bu eğitimin insanlar üzerindeki tahribatına odaklandıkça, farkediyorum ki hayatlarımız ne kadar farklı olursa olsun, çok benzer noktalarda tıkanmalar yaşıyoruz. Bu tıkanmalara yönelik çıkarımları ya da sorularımı şöyle sıralayabilirim:

Tıpkı sürekli sorulara cevaplar bulmaya çalışırken, sorgulamayı öğrenmenin kolay olmaması gibi, vaktinin çoğunu otorite tarafından belirlenen konulara harcaman ve ve kendi ilgilerini başkalarının ( anne, baba, öğretmen ya da lider) hatırına bir kenara atman beklenirken, kişisel ilgilerini ve ihtiyaçlarını fark etmek de kolay değil.

Birileri sürekli senin yerine karar verdiğinde bir şeyden emin olmak ya da bir şeye karar vermek kolay değil.

Ya da, sürekli dışsal zorunluluklar ve dışsal motivasyonlarla bir yerlere sürüklenirken kendi zamanını planlamak ve yönetmek imkansız hale gelir.

Sürekli birilerinden iyi olmaya zorlanırken ya da durmaksızın başkalarıyla karşılaştırılıp, değerlendirildiğinde, işbirliği yapabilmek, birbirine empati gösterebilmek ya da sadece kendinle barışık olmak imkansız hale gelmez mi?

Çocukluktan başlayarak, çaresizce sakat bırakarak, kendi özümüzden, kendimizi gerçekleştirmekten, kendimize saygı duymaktan, kendimizle barışık olmaktan ve kendimizi sevmekten mahrum kalıyoruz. Neill’in tanımlamasını hatırlayacak olursak, kendiyle ya da başkasıyla sürekli savaş içinde olan mutsuz, sorunlu yetişkinlerden oluşan hasta bir toplum.
Bu hepimiz için zehirli değil mi? Hepimiz bunun normal olduğuna, başka türlüsünün mümkün olmadığına inandırılıyoruz, Kendi gerçekliğimize dair olan her şeyi gömdüğümüzde, geriye kalanlarla idare etmeye çalışıyoruz, eğer geriye bir şey kalıyorsa…

Etli bitkilerin bir fotoğrafı
Orijinal fotoğraf Scott Webb

Nasıl hayatta kalacağız?

Bütün yukarıdaki hikayeleri düşündüğümde, hakim olan sistem (adına ne derseniz deyin, kapitalizm, totalitarizm, otoriteryanizm, parlamenter demokrasi, ne olursa) bu sistem duygusuzluğa inananlar tarafından şekillendirilmiş. İnsanlık tarihinde gittikçe derinleşen toplumsal, ekonomik, ekolojik krizlerin ortasında, çılgın bir zamanda yaşıyoruz. Bir çok şeyden bahsettikten sonra itiraf etmeliyim ki, bu siyanür sistemine maruz kalındığında, hayatta nasıl kalınır sorusunun kesin cevabini bilmiyorum. Fakat başka soruları da akla getiren bazı sorularım var.
Acaba dünyayı severek, sorumluluğunu alacak kadar cesur muyuz?
Yaşamımızın ana kaynakları olan sevgi ve empatinin yaşamlarımıza yön vermesine izin verebilir miyiz?
Sorgulamaya ve cevapları birlikte aramaya hazır mıyız?
Ortak faydalar için birlikte çalışan ve birbirinden sorumlu olan bir topluluk halinde yaşamak için el ele vermeye hazır mıyız?
Eski çürümüş değerleri bir kenara bırakıp yenilenmeyi kucaklayabilecek miyiz?
Yeni ve genç olanların bizim yerimizi almalarına müsade edecek miyiz?

Bu soruları buraya bırakıp daha fazlasını düşünerek, bitirirken Wilhelm Reich’in Geleceğin Çocukları’nda söylediklerine katılmadan edemiyorum.

Çocuklarımıza nasıl bir dünya kuracaklarını söyleyemeyiz, söylememeliyiz. Ama onları kendi kararlarını alabilecek, kendi yollarını bulabilecek, kendi geleceklerini oluşturabilecek ve bütün bunları çocuklarına aktarabilecek biçimde akıllıca donatabiliriz.3

[1] Neill, Alexander S., çev. Nilgün Şarman, Özgürlük Okulu, Payel Yayınları, 2000. sf 131
[2] Arendt, Hannah. The life of the Mind : One/Thinking, Two/Willing. Hartcourt, 1981.
[3] Reich et al. Children of the Future : On the Prevention of Sexual Pathology. Farrar Straus Giroux, 1984.

Yap Boz Oyun Alanları ve Oyun İşçiliği Üzerine: Oyun Nedir? – 1

“Oyunu tanımlamaya çalışmak aşkı tanımlamaya çalışmak gibidir. Bunu yapamazsınız. Bunun için çok büyüktür.”

Gordon Sturrock

Bunu aklımızın bir köşesinde tutarak, bir anlığına durup düşünelim. Çocukluğumuzdan bize kalan oyun anılarımızı gözümüzün önüne getirelim. O sırada ne yapıyoruz? Neredeyiz? Sesler? Kokular? Dışarıda mıyız? Oynadığımız yerde yetişkinler var mı? Ya da varlıklarını önemsiyor muyuz?Henüz bir kaç gün önce katıldığım bir etkinlik bu sorularla başladı. Gözlerimizi kapatıp çocukluğumuza geri dönerek yaptığımız bu “tehlikeli yolculuk”tan, “gerçek dünyaya” geri döndüğümüzde hepimizin yüzünde o zamanlardan kalan bir gülümseme asılıydı. Tüm bu romantizmi bir kenara koyarak anılarımızda ortak olan şeyleri konuşmaya başladığımızda ise oldukça belirgin iki benzerlik vardı. İlki: Çoğumuz açık alandaydık, bahçede, inşaatta, parkta, ormanda… İkincisi: Bulunduğumuz ortamda yetişkinler yoktu ya da önemsizlerdi.Tüm bu hatıraların trajikomik tarafı ise, bu etkinliğe katılan bireylerin çoğu, hayatlarının önemli bir kısmını çocuk olarak geçirmelerine rağmen, bu soru kendilerine sorulana kadar, bu anılarını hepten tozlanmak üzere raflara kaldırmıştı.Pop Up Adventure Play’ in kurucularından Suzanna Law ve Morgan Leichter Saxby’nin kendi oyun alanı deneyimlerinden de bahsederek, genel olarak oyun işçiliği ve çocuk güdümlü oyun üzerine gerçekleştirdiği bu etkinlik, katılan bir avuç şanslı insan için, bir zamanlar çocuk olduğunu ve çocukken neleri yapmaktan hoşlandığını; dolayısıyla çocuk olmanın neye benzediğini ya da çocukların neleri yapmaktan hoşlandığını yeniden ve yeniden düşünmek için güzel bir başlangıç oldu. Tabi bu arada yetişkinler olarak kendimizi çok ciddiye aldığımızı ya da rolümüzü belki de biraz fazla abarttığımızı ve hatta ve hatta zaman zaman çocuklardan rol çaldığımızı anlamamız çok uzun sürmedi. Aslında bu etkinliğe katılma fırsatı bulan bir avuç oyun savunucusunun kafasında bunlara benzer sorular yankılanıyordu: – Çocuklara şu ya da bu oyunu, şöyle ya da böyle oynamalarını söylemek çocuklara ne kazandırır ya da “değerli fikirlerimizi” kendimize saklasak ne kaybederiz? – Yetişkinler onlara neyi nasıl yapacaklarını söylemediklerinde, çocuklar ne yapıyorlar ya da bir şey yapıyorlar mı?- Yetişkinler olarak çocuklar için neyin faydalı/eğlenceli/rahatlatıcı olduğuna karar vermek ne kadar doğru?Bu soruların cevabını aramak elbete başka soruları da beraberinde getiriyor ve aslında başladığımız yere geri dönüyoruz. Oyun nedir?Alengirli bir tanım yapmaya kalkarsak oyun; özgürce seçilmiş, kişisel olarak şekillenen, içsel olarak motive edilen bir süreç. Yani, ne zaman istersek o zaman, nasıl istersek öyle, kendi ihtiyaçlarımıza ya da “kendimize” göre bir süreç. Daha nacizane bir tanım yapmak istersek 8 yaşındaki bir çocuğun dilinden; “Oyun kimsenin bana ne yapacağımı söylemediği zamanlarda yaptığım şey” dir. Oyun bazen bir elmayı kabuğunu koparmadan soymaya çalışmak, bazen boğuşmak, bazen ebelemece, bazen öylece uzanıp bulutları izlemek, bazen şarkı uydurmak, bazen bir baraka yapmak olabilir. Oyun etkinliğin kendisinden ziyade bir duygu, bir zihin durumudur, dolayısıyla özneldir. Oyun zaman, mekan ve izin verilen her yerde açığa çıkabilir, eğlence, özgürlük ve esnekliği beraberinde getirir. Oyun, çocukluğun evrensel dilidir. Peki bugün (özellikle) büyük şehirlerde yaşayan çocuklar ne kadar oyun olanağı bulabiliyorlar? Sadece oynamak için oynamalarına izin veriliyor mu yoksa oyun hep başka şeylere kurban mı ediliyor? Oynamak istediklerinde ne gibi engellerle karşılaşıyorlar? Ya da yetişkinler olarak bu engelleri kaldırmanın ve oyun olanaklarını arttırmanın yolu nereden/nerelerden geçebilir?

Devamı ikinci bölümde:

Yap Boz Oyun Alanları ve Oyun İşçiliği Üzerine: Oyun İşçiliği – 2

“To Play Will Be An Awfully Big Adventure”

This essay is published on Pop-up Adventure Play Blog, in December 2019.

Özlem is from Turkey and has enthusiastically been writing to us for a few months now. Joining us on the Playworker Development Course as soon as humanly possible, Ozlem has been working hard in play ever since. Here is the journey so far.
****

By Özlem Arkun

The first time I read about the adventure playgrounds in Joel Spring’s “A Primer of Libertarian Education” I was truly amazed by the idea! To destroy and to build all at the same time and all in children’s hands! This was like a  depiction of a utopia for me, as it was like a training to destroy the rotten world with all of its rotten values and creating a new one; with cooperation, with love and freedom.

After the first shock wave (right after reading these pages tens of times and underlining and taking notes and daydreaming…) I found myself thinking about “How I can do that or how I can make this possible? Is it impossible?”. 

“Only if you believe it is.” whispered the mad hatter at that moment. So I started to believe it is not…

This was nearly a year ago, when I came to an intersection in my life. And to be clear, that was quite an intersection! Coming across some people whom I haven’t heard of before, but I feel like I know them since the dawn of time once I met them…  There, somewhere, my adventure started, and I came to know Suzanna and Morgan. And I came to know Pop-Up Adventure Play!

When I first met with adventure playgrounds in Spring’s book; I realised that I had been thinking about stable/owned spaces. Yet Pop Up Adventure Play was hacking this “must”. Pop-Ups were like a fairy tale, once upon a time they exist, and one moment at a time, they vanish. You can not prove that they have existed somewhere, sometime; but you can not prove the otherwise either! It can happen anytime, anywhere.

So I started to organize Pop-Up Play Days, the first one was for my daughter’s honor on her birthday, with a few children (mostly her schoolmates). Then came another and another and another and another… Soon I became addicted to Pop-Ups; maybe it is just because it is amazing to watch children playing freely. As I started to walk on this playful path I realized that Pop-Ups are a kind of alchemy, they can change the trash into anything and/or everything. It is like a miracle happening in front of your eyes.

While running a Pop-Up an adult / an inexperienced playworker may think “what am I going to do now? What is next? Oh I run out of loose parts! How can I carry out this or that? Is it a risk or a hazard? etc. etc… Yet throughout the journey a playworker learns to trust children – I mean literally! If you just let them, they show you everything! Most importantly the children always give you hope and warm your cold little heart.

From the moment I decided to open space for free play in my life, many things changed. I started to become “a more colorful” human being. At this point, the dumpsters seem like a treasure chest and I find myself hacking conventional playgrounds or carrying junk as a daily activity to design my second floor as a free play space!  (I moved my house in a surreal duplex apartment in which the second floor is just a little higher than a child’s height, (it is similar to the 7.5th floor in “Being John Malkovich”) It always made me smile when I read the quote from Alice in Wonderland: “I knew who I was this morning, but I’ve changed a few times since then.” Now I literally understand her, as I go upstairs or downstairs, growing and shrinking spontaneously…

During my Pop-Up adventure, I have learned a lot. I have learned to dream something and actualize it. I have learned to observe and let go; to appreciate all the junk I have, and to turn that junk into anything I want.

I have learned also, to realize the hazards and to take risks, to have the courage to play with fire. Now it is obvious that one becomes courageous because she is scared but still goes for it. I have learned that we all learn as we are on our way and we grow at our own pace and in our own way.

Reminding me the secret of the fox; “The truth is invisible to the eye and only the ones who look with their hearts can see the truth”,  I have seen many times that anything can come out of a cardboard box – sometimes a sheep, sometimes a journey to the Moon!

All these I have learned from children and still learning.